uzun geçiyor günler
ve sen, bunun içinde
dahilik eki, yersiz.
günler, hep yağmurlu
ve sis...
sen, bunun içinde
dahilik eki, anlamlı.
her yer sis...
ve yağmur...
günler, yorgun gözler
dönüp, bakar dünyaya
ve sen, bunun içinde.
dahilik eki, umursuz
ve anlamsız.
günler, tek taraflı
sen, bunun içinde
dahilik eki haklı
ve gece...
uykusuz bu gece;
günler, biter diye
ve sen, bunun içinde
dahilik eki, bir rüya
ve soğuk...
günler, kudreti ile
sen, bunun dışında
dahilik, ilahi bir ek
ve inanmak,
eski bir din gibi...
28 Ekim 2010 Perşembe
21 Ekim 2010 Perşembe
Vazgeçmeler Ustası [Tuğrul Asi BALKAR]
Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki aşktan bir leke,
Kazındıkça kendini temize çeken
Gizlice. Sürtündükçe kıvılcımlar saçan
Çakaralmaz renk cümbüşü işte.
Ya sizinki?
Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Reddedemem önerinizi,
Paylaşalım elbette:
Lekeniz sizde kalsın,
Ben aşk'ı alırım sadece.
Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki iki soluk arasında
Gelip geçen zaman.
Hangisi ölüm hangisi yaşam?
Ya sizinki?
Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Yaşadığınız bir ömür değil mi?
Seçimi siz yapsanız, istediğiniz sahneyi seçseniz:
İster ilkincisi olsun ister sonuncusu fark etmez ki,
- Başarımızı arttıracaktır provalardaki performansınız -
Artanıyla yetinirim zaten ben, ilk gösteri için
siz önden buyrunuz lütfen!
Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki korkusuz ve kuşkusuz bir aşk,
Başdöndürücü ve anısız,
Fısıldaşmaları dalgınlıklara takılı.
Ya sizinki?
Hala anlamadınız mı?
Demiştim:
Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Aşk'ı bana terk etmiştiniz zaten,
Üstü...kalabilir sizde...
2 Ekim 2010 Cumartesi
Sevdiğim İkinci Kadınsın Sen [Ceyhun Yılmaz]
Sevdiğim ikinci kadınsın sen
İlkini sevmeye mecburdum
Çok iyiliği oldu bana
Ve hayatımda hiçbir mecburiyeti onun kadar sevmedim
Sevdiğim ikinci kadınsın sen
İlkinin yerini alman mümkün değil
O öğretti bana sevmeyi
O öğretmese sevemezdim seni bile
İnan o tuttuğu için ellerimden
Yürümeyi öğrendim, koşabildim sana
Onun gözlerine benzediği için gözlerin
Alamadım gözlerimi senden
Sana aşığım, seni seviyorum
Sevdiğim ikinci kadınsın sen
Hayatım boyunca omuzumda taşıyorum onu
Ve sen her sabahımdasın
Kıskanma
Alfabede bile senin adının baş harfi ondan sonra gelir
Kalbim şimdi senin
Onun kadar sev beni kafi
O doğurdu, sen öldürme
İlkini sevmeye mecburdum
Çok iyiliği oldu bana
Ve hayatımda hiçbir mecburiyeti onun kadar sevmedim
Sevdiğim ikinci kadınsın sen
İlkinin yerini alman mümkün değil
O öğretti bana sevmeyi
O öğretmese sevemezdim seni bile
İnan o tuttuğu için ellerimden
Yürümeyi öğrendim, koşabildim sana
Onun gözlerine benzediği için gözlerin
Alamadım gözlerimi senden
Sana aşığım, seni seviyorum
Sevdiğim ikinci kadınsın sen
Hayatım boyunca omuzumda taşıyorum onu
Ve sen her sabahımdasın
Kıskanma
Alfabede bile senin adının baş harfi ondan sonra gelir
Kalbim şimdi senin
Onun kadar sev beni kafi
O doğurdu, sen öldürme
13 Eylül 2010 Pazartesi
5 Adımda Başkalarının Acısı ile Yeni Bir Yönetim Şekline Nasıl Geçilir?
Çok kolay ve bir iki insan nesli kullanarak gerçekleştirlebilecek bir olayın başlığı her halde bu kadar uzun olmamalıydı. Kısaca 5 adımda yeni bir yönetim şekli nasıl gerçekleştirilir?
1- Karıştırmaya müsait bir toplum bulunur. Cehaletin ve en ufacık bir kıvılcım ile yangın çıkartabilecek gazı bulunan bir toplum olması tecrübe ile sabittir. Bu toplumun değerleri hiçe sayımalı ve bu değerler üzerinden siyasi bir hareket ile karışımın hammaddesi hazırlayacağımız kaba alınmalıdır.
2- Bu hammade ile toplum içersinde gerekli tepkimeleri sağlayacak katkı maddeleri serpiştirilir. Gerekli süre (bu süreç 5 ile 10 yıl arasıdır) hammade ile katkı maddeleri karıştırılır. Bu karışım sonucunda kabın içersindeki ortama darbesel bir gaz çıkar ve toplum kaosa sürüklenir.
3- Kaos süreci yaklaşık 20-25 yıl sürer ve uyutma süreci baş gösterir. Bu süreç içerisinde ortamda ufak tefek darbesel ve krizsel gazlar çıkar. Çıkan bu gazlar toplumun uyuma sürecindeki hızlanmaya katkı sağlar.
4- Uyutma sürecinin bitmesinden sonra 5 yıllık bir "din"lenme süreci başlar. Bu süreç esnasında ortama gemicikleri, kiralık yalıcıklar ve tüccar zihniyeti olan insanlar girer ve toplumu "din"lendirirler. Bu sürecin sonunda toplumun kuralları yenilenir ve hâlka sorulur. Hâlk yeterince "din"lendiyse bu değişiklikler kabul edilir. Değişikliklerin içeriği kimseyi ilgilendirmez. Hatta biraz, değişiklikleri darbesel gaz kılıfı ile sunulması sonucu, teklifin tamamiyle kabul edilmesine yönlendirir.
5- Kabul edilen bu değişikliler sonucunda; 4. adımda ortama dahil olan insanlar artık kalıcı olur ve toplumun çoğunluğu kap içersinde "din"lenmiş bir şekilde yönetim şeklinin değiştiğini bilmeden sonsuza kadar yaşar gider...
Bir toplumun uyutulması için aptal olması gerekir. Aptallık ise o kadar kolay olacak bir süreç değildir. Üzerinde uğraşılması, yılların geçmesi gereken bir süreçtir. Bu sürecin yaratmanın tek yolu toplumu cahil bırakabilmektir. Cehaleti getirmek ise çok basittir. Toplumu sürekli savaşlara, kendi iç çatışmalarına yönlendirmek durumu hızlandırır. Sonuç olarak aptallık bu toplumlarda kaçınılmaz son olacaktır. Aziz Nesin bu ülkenin %60'ı aptal derken bu süreçten bahsetmiş olmalıdır. Emile Zola ise bu durumu en güzel özetleyenlerdir:
''Çocuk beyinliler, cesaretsiz yürekler, uşaklık ve yoksulluk içinde kıvranan bu zavallı sade insanlar, yalancıların, sahtekarların, kamuoyu avcılarının kurbanıdır. Dünyanın efendileri; yani dinler, imparatorluklar, krallıklar saltanatlarını, çalıp çırptıkları, köleliştirdikleri insanların beyinlerini uyuşturarak sürdürüyorlar. Ama bilincin bu uyurgezerliğini, halkın bilincinin bu uyuştukluğunun köklerini daha başka nedenlerde de aramak gerekir. Yığınların böylesine kolaylıkla teslim olması, zehirlenmesi için direnme gücünü bütünüyle yitirmesi gerekir. Zehir özellikle cahiller, bilmeyenler, eleştiriden yoksun beyinlerde etkisini gösterir. Bunca acının ve haksızlığın, alçaklığın temeli, tarihin nice çirkeflikler ve cinayetler arasında ışığa doğru usul ve hantal adımlarla ilerleyen insanlığın büyük acısının ilk ve tek nedeni bilgisizlik değil midir? Halkların kurtuluşu ve kitlelerin köklü eğitimi her şeyden önce bilgisizliğin ortadan kaldırılmasına bağlıdır...''
Sonuç olarak; demokrasilerin tam manası ile çalışabilmesi için toplumların belli bir bilinç mekanizmasına kavuşabilmesi gerekir. Bu rejimi benimseyen yöneticilerin alt yapıyı hazırlaması gerekmelidir ki, demokrasi işleyebilsin. Demokrasi kazandığını bahsedip sevinen insanlar bu bilgiyi gözardı etmeden tekrar sevinç nidalarını atmalıdırlar. Tabi o sevinç nidası ise...
1- Karıştırmaya müsait bir toplum bulunur. Cehaletin ve en ufacık bir kıvılcım ile yangın çıkartabilecek gazı bulunan bir toplum olması tecrübe ile sabittir. Bu toplumun değerleri hiçe sayımalı ve bu değerler üzerinden siyasi bir hareket ile karışımın hammaddesi hazırlayacağımız kaba alınmalıdır.
2- Bu hammade ile toplum içersinde gerekli tepkimeleri sağlayacak katkı maddeleri serpiştirilir. Gerekli süre (bu süreç 5 ile 10 yıl arasıdır) hammade ile katkı maddeleri karıştırılır. Bu karışım sonucunda kabın içersindeki ortama darbesel bir gaz çıkar ve toplum kaosa sürüklenir.
3- Kaos süreci yaklaşık 20-25 yıl sürer ve uyutma süreci baş gösterir. Bu süreç içerisinde ortamda ufak tefek darbesel ve krizsel gazlar çıkar. Çıkan bu gazlar toplumun uyuma sürecindeki hızlanmaya katkı sağlar.
4- Uyutma sürecinin bitmesinden sonra 5 yıllık bir "din"lenme süreci başlar. Bu süreç esnasında ortama gemicikleri, kiralık yalıcıklar ve tüccar zihniyeti olan insanlar girer ve toplumu "din"lendirirler. Bu sürecin sonunda toplumun kuralları yenilenir ve hâlka sorulur. Hâlk yeterince "din"lendiyse bu değişiklikler kabul edilir. Değişikliklerin içeriği kimseyi ilgilendirmez. Hatta biraz, değişiklikleri darbesel gaz kılıfı ile sunulması sonucu, teklifin tamamiyle kabul edilmesine yönlendirir.
5- Kabul edilen bu değişikliler sonucunda; 4. adımda ortama dahil olan insanlar artık kalıcı olur ve toplumun çoğunluğu kap içersinde "din"lenmiş bir şekilde yönetim şeklinin değiştiğini bilmeden sonsuza kadar yaşar gider...
Bir toplumun uyutulması için aptal olması gerekir. Aptallık ise o kadar kolay olacak bir süreç değildir. Üzerinde uğraşılması, yılların geçmesi gereken bir süreçtir. Bu sürecin yaratmanın tek yolu toplumu cahil bırakabilmektir. Cehaleti getirmek ise çok basittir. Toplumu sürekli savaşlara, kendi iç çatışmalarına yönlendirmek durumu hızlandırır. Sonuç olarak aptallık bu toplumlarda kaçınılmaz son olacaktır. Aziz Nesin bu ülkenin %60'ı aptal derken bu süreçten bahsetmiş olmalıdır. Emile Zola ise bu durumu en güzel özetleyenlerdir:
''Çocuk beyinliler, cesaretsiz yürekler, uşaklık ve yoksulluk içinde kıvranan bu zavallı sade insanlar, yalancıların, sahtekarların, kamuoyu avcılarının kurbanıdır. Dünyanın efendileri; yani dinler, imparatorluklar, krallıklar saltanatlarını, çalıp çırptıkları, köleliştirdikleri insanların beyinlerini uyuşturarak sürdürüyorlar. Ama bilincin bu uyurgezerliğini, halkın bilincinin bu uyuştukluğunun köklerini daha başka nedenlerde de aramak gerekir. Yığınların böylesine kolaylıkla teslim olması, zehirlenmesi için direnme gücünü bütünüyle yitirmesi gerekir. Zehir özellikle cahiller, bilmeyenler, eleştiriden yoksun beyinlerde etkisini gösterir. Bunca acının ve haksızlığın, alçaklığın temeli, tarihin nice çirkeflikler ve cinayetler arasında ışığa doğru usul ve hantal adımlarla ilerleyen insanlığın büyük acısının ilk ve tek nedeni bilgisizlik değil midir? Halkların kurtuluşu ve kitlelerin köklü eğitimi her şeyden önce bilgisizliğin ortadan kaldırılmasına bağlıdır...''
Sonuç olarak; demokrasilerin tam manası ile çalışabilmesi için toplumların belli bir bilinç mekanizmasına kavuşabilmesi gerekir. Bu rejimi benimseyen yöneticilerin alt yapıyı hazırlaması gerekmelidir ki, demokrasi işleyebilsin. Demokrasi kazandığını bahsedip sevinen insanlar bu bilgiyi gözardı etmeden tekrar sevinç nidalarını atmalıdırlar. Tabi o sevinç nidası ise...
7 Ağustos 2010 Cumartesi
Lagaş
Burası Lagaş...
Tarih daha henüz yazılmamış.
Üzülerek görüyorum seni.
Sanki seni...
Bakıyorum öylece ben gibi.
Tarih öyle not edecek beni.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih daha henüz yazılmaya başladı.
Peşine düştüğümü yazdılar.
Gözlerine takılıyorum.
Girsu'dan gelen ilahi bir kudret.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih tüm iştihamı ile yazılmakta.
Kuşlar haber uçurdu krallara.
Kapattı bilgilerimi prens Gudea.
Lagaşlılar çevreledi etrafımızı.
Yok oldu ilahi gözlerin.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih daha fazlasını yazamadı henüz...
Tarih daha henüz yazılmamış.
Üzülerek görüyorum seni.
Sanki seni...
Bakıyorum öylece ben gibi.
Tarih öyle not edecek beni.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih daha henüz yazılmaya başladı.
Peşine düştüğümü yazdılar.
Gözlerine takılıyorum.
Girsu'dan gelen ilahi bir kudret.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih tüm iştihamı ile yazılmakta.
Kuşlar haber uçurdu krallara.
Kapattı bilgilerimi prens Gudea.
Lagaşlılar çevreledi etrafımızı.
Yok oldu ilahi gözlerin.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih daha fazlasını yazamadı henüz...
5 Ağustos 2010 Perşembe
Emperyal Oteli [Attila İlhan]
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
kalbim kendiliğinden duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
emperyal otelinde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berheva olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sesleri liman sislerinde boğulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtır saat beş buçuktur
sen kollarımın arasındasın
onlar gibi değilsin sen başkasın
bu senin gözlerin gibisi yoktur
adamın rüyasına rüyasına sokulur
aklının içinde siyah bir vapur
kıvranır insaf nedir bilmez
otelin penceresinde duracaktın
şehri karanlıkta görecektin
karanlıkta yağmuru görecektin
saçların ıslanacak ıslanacaktı
kış geceleri gibi uzun uzun
tek damla gözyaşı dökmeksizin
maria dolores ağlayacaktı
istanbul'u yağmur tutacaktı
bütün bir gün iş arayacaktım
sana bir türkü getirecektim
kulaklarımız çınlayacaktı
emperyal oteli'nin resmini çektim
akşam saçaklarından damlıyordu
kapısında durmanı söylemiştim
yüzün zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahçesi'nde insanlar geziyordu
tepebaşı'ndaki küçük yahudiler
asmalımesçit'teki rum kemancı
böyle rüzgarsız kalmışlığımız
bu bizim çektiğimiz sancı
el ele tutuşmuş geziyordu
gazeteler cinayeti yazıyordu
haliç'e bir avuç kan dökülmüştü
emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı'nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün.
vurdun kanıma girdin itirazım var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
kalbim kendiliğinden duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
emperyal otelinde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berheva olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sesleri liman sislerinde boğulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtır saat beş buçuktur
sen kollarımın arasındasın
onlar gibi değilsin sen başkasın
bu senin gözlerin gibisi yoktur
adamın rüyasına rüyasına sokulur
aklının içinde siyah bir vapur
kıvranır insaf nedir bilmez
otelin penceresinde duracaktın
şehri karanlıkta görecektin
karanlıkta yağmuru görecektin
saçların ıslanacak ıslanacaktı
kış geceleri gibi uzun uzun
tek damla gözyaşı dökmeksizin
maria dolores ağlayacaktı
istanbul'u yağmur tutacaktı
bütün bir gün iş arayacaktım
sana bir türkü getirecektim
kulaklarımız çınlayacaktı
emperyal oteli'nin resmini çektim
akşam saçaklarından damlıyordu
kapısında durmanı söylemiştim
yüzün zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahçesi'nde insanlar geziyordu
tepebaşı'ndaki küçük yahudiler
asmalımesçit'teki rum kemancı
böyle rüzgarsız kalmışlığımız
bu bizim çektiğimiz sancı
el ele tutuşmuş geziyordu
gazeteler cinayeti yazıyordu
haliç'e bir avuç kan dökülmüştü
emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı'nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün.
3 Ağustos 2010 Salı
Akşam Yıldızı [Edgar Ellen Poe]
Yaz ortasındaydı
Ve geceyarısı,
Ve yıldızlar yörüngelerinde
Ölgün ölgün pırıldarken,
Daha parlak ışığında
Kendisi göklerde
Köle gezegenlerin arasında,
Işığı dalgalarda olan soğuk ayın.
Soğuk tebessümüne dikmiştim gözlerimi
Fazlasıyla - fazlasıyla soğuktu benim için
Derken kaçak bir bulut,
Geçti örtü niyetine,
Ve ben sana döndüm,
Mağrur akşam yıldızı.
Senin ışığın daha değerlidir benim için.
Çünkü yüreğime mutluluk verir
Göklerdeki gururun geceleri,
Ve daha çok beğenirim
O alçaktaki daha soğuk ışıktan
Senin uzaktaki ateşini.
Ve geceyarısı,
Ve yıldızlar yörüngelerinde
Ölgün ölgün pırıldarken,
Daha parlak ışığında
Kendisi göklerde
Köle gezegenlerin arasında,
Işığı dalgalarda olan soğuk ayın.
Soğuk tebessümüne dikmiştim gözlerimi
Fazlasıyla - fazlasıyla soğuktu benim için
Derken kaçak bir bulut,
Geçti örtü niyetine,
Ve ben sana döndüm,
Mağrur akşam yıldızı.
Senin ışığın daha değerlidir benim için.
Çünkü yüreğime mutluluk verir
Göklerdeki gururun geceleri,
Ve daha çok beğenirim
O alçaktaki daha soğuk ışıktan
Senin uzaktaki ateşini.
1 Ağustos 2010 Pazar
Vincent M. or P. [Tim Burton]
vincent malloy 7 yaşında
her zaman naziktir ve durur sözünde
onun yaşındaki bir çocuk için çok düşünceli ve iyi
ama olmak ister tıpkı vincent price gibi
kardeşi, köpeği ve kedisiyle memnun yaşamaktan
halbuki daha çok hoşlanır örümcek ve yarasalarla aynı evi paylaşmaktan
onu bekleyen korkular üzerine düşünebilirdi bu evde
ve gezebilirdi karanlık hollerde, yalnız ve acılar içinde
iyi davransa da ziyarete gelen halasına
müzesine koymak için onu balmumuna daldırdığını düşler aslında
sever deneyler yapmayı köpeği abacrombi üzerinde
bir zombi yaratma ümidiyle
ki korkunç zombi köpeğiyle birlikte
kurban arayabilsin londra'nın sisli sokaklarında kendine
düşünceleri sadece iğrenç suçlar üzerine değil
resim yapmayı ve kitap okumayı sever, vakit geçirmek için
cin ali'ye bayılırken öteki çocuklar
edgar allen poe, onun en sevdiği yazar
bir gece korkunç bir hikaye okurken
bir haber gördü onu bembeyaz kesen
canlı canlı yanan güzel karısının
acısına dayanamayıp ölen bir adamın
öldüğünden emin olmak için, mezarını kazıp çıkardı
fark etmedi ki o mezar, gerçekte annesinin çiçek tarhı
annesi vincent'ı, gönderdi odasına
biliyordu ki kaleye mahkum ediliyordu aslında
hayatının kalan kısmını mahkum olarak geçireceği
güzel karısının bir portresiyle tek başına
kapatıldığı kalede yalnız ve delirmişken
annesi belirdi odada birden
“istersen çıkıp oynayabilirsin dışarıda
çok güzel ve güneşli bugün hava”
konuşmaya çalıştıysa da olmadı vincent
zayıf düşürmüştü onu, yıllar süren mahkumiyet
o da karaladı kalemle bir parça kağıda:
“bu ev bana hükmediyor ve çıkamam artık asla!”
“ne mahkumsun ne de yarı ölü” dedi annesi
“oynadığın bu oyunlar... kafanda hepsi!
sen vincent price değil, vincent malloy'sun.
işkence altında değilsin, sadece küçük bir çocuksun.
yedi yaşındasın ve benim oğlumsun,
dışarı çıkmanı ve biraz eğlenmeni istiyorum!”
kızgınlığı geçip hole, dışarı çıktı
vincent yavaşça duvara yaslarken sırtını
oda dalgalanıp sallanmaya ve gıcırdamaya başladı
vincent'in cinneti zirvesine ulaştı
gördü zombi kölesi abacrombi'yi
ve mezarın ötesinden duydu karısının seslendiğini
tabutundan konuşup dile getirdi korkunç bir isteği
uzanırken çatırdayan duvarlardan iskelet elleri
rüyalarından emekleyip çıkan tüm korkuları
çevirdi korkunç çığlıklara, çılgın kahkahalarını
delilikten kaçabilsin diye kapıya uzandı
kendisi ve zombi köpeği
ama sendeleyip yere cansız uzandı
sesi yumuşak ve yavaştı
edgar allen poe'nun “kuzgun” şiirinden
bir alıntı okurken:
"ve içimden çıkıp yerlerde sürüklenen gölge ruhum
kaldırılamaz bir daha -- asla!"
her zaman naziktir ve durur sözünde
onun yaşındaki bir çocuk için çok düşünceli ve iyi
ama olmak ister tıpkı vincent price gibi
kardeşi, köpeği ve kedisiyle memnun yaşamaktan
halbuki daha çok hoşlanır örümcek ve yarasalarla aynı evi paylaşmaktan
onu bekleyen korkular üzerine düşünebilirdi bu evde
ve gezebilirdi karanlık hollerde, yalnız ve acılar içinde
iyi davransa da ziyarete gelen halasına
müzesine koymak için onu balmumuna daldırdığını düşler aslında
sever deneyler yapmayı köpeği abacrombi üzerinde
bir zombi yaratma ümidiyle
ki korkunç zombi köpeğiyle birlikte
kurban arayabilsin londra'nın sisli sokaklarında kendine
düşünceleri sadece iğrenç suçlar üzerine değil
resim yapmayı ve kitap okumayı sever, vakit geçirmek için
cin ali'ye bayılırken öteki çocuklar
edgar allen poe, onun en sevdiği yazar
bir gece korkunç bir hikaye okurken
bir haber gördü onu bembeyaz kesen
canlı canlı yanan güzel karısının
acısına dayanamayıp ölen bir adamın
öldüğünden emin olmak için, mezarını kazıp çıkardı
fark etmedi ki o mezar, gerçekte annesinin çiçek tarhı
annesi vincent'ı, gönderdi odasına
biliyordu ki kaleye mahkum ediliyordu aslında
hayatının kalan kısmını mahkum olarak geçireceği
güzel karısının bir portresiyle tek başına
kapatıldığı kalede yalnız ve delirmişken
annesi belirdi odada birden
“istersen çıkıp oynayabilirsin dışarıda
çok güzel ve güneşli bugün hava”
konuşmaya çalıştıysa da olmadı vincent
zayıf düşürmüştü onu, yıllar süren mahkumiyet
o da karaladı kalemle bir parça kağıda:
“bu ev bana hükmediyor ve çıkamam artık asla!”
“ne mahkumsun ne de yarı ölü” dedi annesi
“oynadığın bu oyunlar... kafanda hepsi!
sen vincent price değil, vincent malloy'sun.
işkence altında değilsin, sadece küçük bir çocuksun.
yedi yaşındasın ve benim oğlumsun,
dışarı çıkmanı ve biraz eğlenmeni istiyorum!”
kızgınlığı geçip hole, dışarı çıktı
vincent yavaşça duvara yaslarken sırtını
oda dalgalanıp sallanmaya ve gıcırdamaya başladı
vincent'in cinneti zirvesine ulaştı
gördü zombi kölesi abacrombi'yi
ve mezarın ötesinden duydu karısının seslendiğini
tabutundan konuşup dile getirdi korkunç bir isteği
uzanırken çatırdayan duvarlardan iskelet elleri
rüyalarından emekleyip çıkan tüm korkuları
çevirdi korkunç çığlıklara, çılgın kahkahalarını
delilikten kaçabilsin diye kapıya uzandı
kendisi ve zombi köpeği
ama sendeleyip yere cansız uzandı
sesi yumuşak ve yavaştı
edgar allen poe'nun “kuzgun” şiirinden
bir alıntı okurken:
"ve içimden çıkıp yerlerde sürüklenen gölge ruhum
kaldırılamaz bir daha -- asla!"
Hikayelerin Perisi
Oyuncak hikayelerini tekrar başlatmanın yolu,
Lunaparkların seninle olmasıdır;
Ey! hikayelerin perisi.
Atlı karıncaların o yavaş hareketlerinde
Ya da o en hızlı arabaların dönmesinde,
Anlatılacak elbet tekrar hikayeleri...
Lunaparklarda gerçek bir sen;
Ey! hikayelerin perisi.
Çok yüksek burası, rüzgar var serin,
Ani bir ivmelenme, düşüyoruz aşağı...
Çığlıklar arasında anlatılan hikayeleri...
Lunaparklarca bilinen bir sen;
Ey! hikayelerin perisi.
Mide kasılmaları bu andan itibaren
Baş dönmesiyse en başından bilinen,
Çıkarken ezberletildi hikayeleri...
Lunaparklarca özlenilen bir sen;
Ey! hikayelerin perisi.
Lunaparkların seninle olmasıdır;
Ey! hikayelerin perisi.
Atlı karıncaların o yavaş hareketlerinde
Ya da o en hızlı arabaların dönmesinde,
Anlatılacak elbet tekrar hikayeleri...
Lunaparklarda gerçek bir sen;
Ey! hikayelerin perisi.
Çok yüksek burası, rüzgar var serin,
Ani bir ivmelenme, düşüyoruz aşağı...
Çığlıklar arasında anlatılan hikayeleri...
Lunaparklarca bilinen bir sen;
Ey! hikayelerin perisi.
Mide kasılmaları bu andan itibaren
Baş dönmesiyse en başından bilinen,
Çıkarken ezberletildi hikayeleri...
Lunaparklarca özlenilen bir sen;
Ey! hikayelerin perisi.
17 Temmuz 2010 Cumartesi
Hepsi Bu [Yılmaz Erdoğan]
değişen ben değilim
dönüşen savaş
yaşlanmakla ıslanmak aynı şey
bir yağmurun gölgesinde ihtiyarlamak
şimdi ölüm bile yetmiyor acılarımızı tartmaya
dostlar alıngan bir sahili pinekliyorlar
bir merhaba'yı bıçaklar gibi artık selamlaşmalar..
değişen ben değilim
dönüşen savaş
artık zaman bile yetmiyor yaşadığımızı sanmaya
yine de ışıklar bu kenti güzelmiş gibi gösteriyor
geceleri...
geceler..yani ahmet haşim'in kafiyeleri
''seni aklima düşüren yer çekimi değil
yalanci yildizlar
öyle uzaksin ki
üflesem soğuyacaksin
sarilsam okyanus''
bir aşka yetecek kadar
ve anımsatacak kadar sebepsiz bir ölümü
acılarımız ve kafiyelerimiz var...
işte hepsi bu kadar...
dönüşen savaş
yaşlanmakla ıslanmak aynı şey
bir yağmurun gölgesinde ihtiyarlamak
şimdi ölüm bile yetmiyor acılarımızı tartmaya
dostlar alıngan bir sahili pinekliyorlar
bir merhaba'yı bıçaklar gibi artık selamlaşmalar..
değişen ben değilim
dönüşen savaş
artık zaman bile yetmiyor yaşadığımızı sanmaya
yine de ışıklar bu kenti güzelmiş gibi gösteriyor
geceleri...
geceler..yani ahmet haşim'in kafiyeleri
''seni aklima düşüren yer çekimi değil
yalanci yildizlar
öyle uzaksin ki
üflesem soğuyacaksin
sarilsam okyanus''
bir aşka yetecek kadar
ve anımsatacak kadar sebepsiz bir ölümü
acılarımız ve kafiyelerimiz var...
işte hepsi bu kadar...
4 Temmuz 2010 Pazar
[Bana Şans Dile]
Hatırladığım bir karanlıktı önce
Beni göremeyişin,sana uçamayışım..
Bilmem, belki de öğrenemedi kanatlarım
Karanlıktaydım önce
Ben, ışığını arayan pervane...
Sesini duyuyorum, seni bulamıyorum
Elini uzat, tam burdayım
Seni arıyorum, hiç durmadım ve yorgunum
Bak, tam burdayım
Bırak artık omzuna konayım
Işıklar pervanelerin ölümüymüş derler..
Derler ki gözlerini kör edermiş hareler
Hiç görmedim ki ışığını, nasıl kör olayım?
Bak, tam burdayım, bırak omuzuna konayım...
Beni göremeyişin,sana uçamayışım..
Bilmem, belki de öğrenemedi kanatlarım
Karanlıktaydım önce
Ben, ışığını arayan pervane...
Sesini duyuyorum, seni bulamıyorum
Elini uzat, tam burdayım
Seni arıyorum, hiç durmadım ve yorgunum
Bak, tam burdayım
Bırak artık omzuna konayım
Işıklar pervanelerin ölümüymüş derler..
Derler ki gözlerini kör edermiş hareler
Hiç görmedim ki ışığını, nasıl kör olayım?
Bak, tam burdayım, bırak omuzuna konayım...
29 Haziran 2010 Salı
Plaka
Çok ağladım sanırım ben,
Kalmadı tek damla göz yaşı.
Akmaması daha da şişirdi,
Yürekteki bozukluğun ritmini.
Şimdi peşine mi düşmeli,
O peşinden koştuğum meslekliye?
Ah gülüyordur şimdi eserine,
Eminim umursuzdur sözlerime.
Peki ne nedir bu cümlelerde?
Her şehirde plakadır gözlerime.
Susuyorum şimdi yine her zamankine,
Dostlarım nefreti aşılarken yüreğime,
Dönüp dostlaştığında nefretime...
Bense habersizim her seferine,
Giriş çıkış plakalarının şehre...
Kalmadı tek damla göz yaşı.
Akmaması daha da şişirdi,
Yürekteki bozukluğun ritmini.
Şimdi peşine mi düşmeli,
O peşinden koştuğum meslekliye?
Ah gülüyordur şimdi eserine,
Eminim umursuzdur sözlerime.
Peki ne nedir bu cümlelerde?
Her şehirde plakadır gözlerime.
Susuyorum şimdi yine her zamankine,
Dostlarım nefreti aşılarken yüreğime,
Dönüp dostlaştığında nefretime...
Bense habersizim her seferine,
Giriş çıkış plakalarının şehre...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)