Burası Lagaş...
Tarih daha henüz yazılmamış.
Üzülerek görüyorum seni.
Sanki seni...
Bakıyorum öylece ben gibi.
Tarih öyle not edecek beni.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih daha henüz yazılmaya başladı.
Peşine düştüğümü yazdılar.
Gözlerine takılıyorum.
Girsu'dan gelen ilahi bir kudret.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih tüm iştihamı ile yazılmakta.
Kuşlar haber uçurdu krallara.
Kapattı bilgilerimi prens Gudea.
Lagaşlılar çevreledi etrafımızı.
Yok oldu ilahi gözlerin.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih daha fazlasını yazamadı henüz...
7 Ağustos 2010 Cumartesi
5 Ağustos 2010 Perşembe
Emperyal Oteli [Attila İlhan]
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
kalbim kendiliğinden duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
emperyal otelinde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berheva olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sesleri liman sislerinde boğulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtır saat beş buçuktur
sen kollarımın arasındasın
onlar gibi değilsin sen başkasın
bu senin gözlerin gibisi yoktur
adamın rüyasına rüyasına sokulur
aklının içinde siyah bir vapur
kıvranır insaf nedir bilmez
otelin penceresinde duracaktın
şehri karanlıkta görecektin
karanlıkta yağmuru görecektin
saçların ıslanacak ıslanacaktı
kış geceleri gibi uzun uzun
tek damla gözyaşı dökmeksizin
maria dolores ağlayacaktı
istanbul'u yağmur tutacaktı
bütün bir gün iş arayacaktım
sana bir türkü getirecektim
kulaklarımız çınlayacaktı
emperyal oteli'nin resmini çektim
akşam saçaklarından damlıyordu
kapısında durmanı söylemiştim
yüzün zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahçesi'nde insanlar geziyordu
tepebaşı'ndaki küçük yahudiler
asmalımesçit'teki rum kemancı
böyle rüzgarsız kalmışlığımız
bu bizim çektiğimiz sancı
el ele tutuşmuş geziyordu
gazeteler cinayeti yazıyordu
haliç'e bir avuç kan dökülmüştü
emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı'nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün.
vurdun kanıma girdin itirazım var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
kalbim kendiliğinden duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
emperyal otelinde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berheva olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sesleri liman sislerinde boğulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtır saat beş buçuktur
sen kollarımın arasındasın
onlar gibi değilsin sen başkasın
bu senin gözlerin gibisi yoktur
adamın rüyasına rüyasına sokulur
aklının içinde siyah bir vapur
kıvranır insaf nedir bilmez
otelin penceresinde duracaktın
şehri karanlıkta görecektin
karanlıkta yağmuru görecektin
saçların ıslanacak ıslanacaktı
kış geceleri gibi uzun uzun
tek damla gözyaşı dökmeksizin
maria dolores ağlayacaktı
istanbul'u yağmur tutacaktı
bütün bir gün iş arayacaktım
sana bir türkü getirecektim
kulaklarımız çınlayacaktı
emperyal oteli'nin resmini çektim
akşam saçaklarından damlıyordu
kapısında durmanı söylemiştim
yüzün zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahçesi'nde insanlar geziyordu
tepebaşı'ndaki küçük yahudiler
asmalımesçit'teki rum kemancı
böyle rüzgarsız kalmışlığımız
bu bizim çektiğimiz sancı
el ele tutuşmuş geziyordu
gazeteler cinayeti yazıyordu
haliç'e bir avuç kan dökülmüştü
emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı'nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün.
3 Ağustos 2010 Salı
Akşam Yıldızı [Edgar Ellen Poe]
Yaz ortasındaydı
Ve geceyarısı,
Ve yıldızlar yörüngelerinde
Ölgün ölgün pırıldarken,
Daha parlak ışığında
Kendisi göklerde
Köle gezegenlerin arasında,
Işığı dalgalarda olan soğuk ayın.
Soğuk tebessümüne dikmiştim gözlerimi
Fazlasıyla - fazlasıyla soğuktu benim için
Derken kaçak bir bulut,
Geçti örtü niyetine,
Ve ben sana döndüm,
Mağrur akşam yıldızı.
Senin ışığın daha değerlidir benim için.
Çünkü yüreğime mutluluk verir
Göklerdeki gururun geceleri,
Ve daha çok beğenirim
O alçaktaki daha soğuk ışıktan
Senin uzaktaki ateşini.
Ve geceyarısı,
Ve yıldızlar yörüngelerinde
Ölgün ölgün pırıldarken,
Daha parlak ışığında
Kendisi göklerde
Köle gezegenlerin arasında,
Işığı dalgalarda olan soğuk ayın.
Soğuk tebessümüne dikmiştim gözlerimi
Fazlasıyla - fazlasıyla soğuktu benim için
Derken kaçak bir bulut,
Geçti örtü niyetine,
Ve ben sana döndüm,
Mağrur akşam yıldızı.
Senin ışığın daha değerlidir benim için.
Çünkü yüreğime mutluluk verir
Göklerdeki gururun geceleri,
Ve daha çok beğenirim
O alçaktaki daha soğuk ışıktan
Senin uzaktaki ateşini.
1 Ağustos 2010 Pazar
Vincent M. or P. [Tim Burton]
vincent malloy 7 yaşında
her zaman naziktir ve durur sözünde
onun yaşındaki bir çocuk için çok düşünceli ve iyi
ama olmak ister tıpkı vincent price gibi
kardeşi, köpeği ve kedisiyle memnun yaşamaktan
halbuki daha çok hoşlanır örümcek ve yarasalarla aynı evi paylaşmaktan
onu bekleyen korkular üzerine düşünebilirdi bu evde
ve gezebilirdi karanlık hollerde, yalnız ve acılar içinde
iyi davransa da ziyarete gelen halasına
müzesine koymak için onu balmumuna daldırdığını düşler aslında
sever deneyler yapmayı köpeği abacrombi üzerinde
bir zombi yaratma ümidiyle
ki korkunç zombi köpeğiyle birlikte
kurban arayabilsin londra'nın sisli sokaklarında kendine
düşünceleri sadece iğrenç suçlar üzerine değil
resim yapmayı ve kitap okumayı sever, vakit geçirmek için
cin ali'ye bayılırken öteki çocuklar
edgar allen poe, onun en sevdiği yazar
bir gece korkunç bir hikaye okurken
bir haber gördü onu bembeyaz kesen
canlı canlı yanan güzel karısının
acısına dayanamayıp ölen bir adamın
öldüğünden emin olmak için, mezarını kazıp çıkardı
fark etmedi ki o mezar, gerçekte annesinin çiçek tarhı
annesi vincent'ı, gönderdi odasına
biliyordu ki kaleye mahkum ediliyordu aslında
hayatının kalan kısmını mahkum olarak geçireceği
güzel karısının bir portresiyle tek başına
kapatıldığı kalede yalnız ve delirmişken
annesi belirdi odada birden
“istersen çıkıp oynayabilirsin dışarıda
çok güzel ve güneşli bugün hava”
konuşmaya çalıştıysa da olmadı vincent
zayıf düşürmüştü onu, yıllar süren mahkumiyet
o da karaladı kalemle bir parça kağıda:
“bu ev bana hükmediyor ve çıkamam artık asla!”
“ne mahkumsun ne de yarı ölü” dedi annesi
“oynadığın bu oyunlar... kafanda hepsi!
sen vincent price değil, vincent malloy'sun.
işkence altında değilsin, sadece küçük bir çocuksun.
yedi yaşındasın ve benim oğlumsun,
dışarı çıkmanı ve biraz eğlenmeni istiyorum!”
kızgınlığı geçip hole, dışarı çıktı
vincent yavaşça duvara yaslarken sırtını
oda dalgalanıp sallanmaya ve gıcırdamaya başladı
vincent'in cinneti zirvesine ulaştı
gördü zombi kölesi abacrombi'yi
ve mezarın ötesinden duydu karısının seslendiğini
tabutundan konuşup dile getirdi korkunç bir isteği
uzanırken çatırdayan duvarlardan iskelet elleri
rüyalarından emekleyip çıkan tüm korkuları
çevirdi korkunç çığlıklara, çılgın kahkahalarını
delilikten kaçabilsin diye kapıya uzandı
kendisi ve zombi köpeği
ama sendeleyip yere cansız uzandı
sesi yumuşak ve yavaştı
edgar allen poe'nun “kuzgun” şiirinden
bir alıntı okurken:
"ve içimden çıkıp yerlerde sürüklenen gölge ruhum
kaldırılamaz bir daha -- asla!"
her zaman naziktir ve durur sözünde
onun yaşındaki bir çocuk için çok düşünceli ve iyi
ama olmak ister tıpkı vincent price gibi
kardeşi, köpeği ve kedisiyle memnun yaşamaktan
halbuki daha çok hoşlanır örümcek ve yarasalarla aynı evi paylaşmaktan
onu bekleyen korkular üzerine düşünebilirdi bu evde
ve gezebilirdi karanlık hollerde, yalnız ve acılar içinde
iyi davransa da ziyarete gelen halasına
müzesine koymak için onu balmumuna daldırdığını düşler aslında
sever deneyler yapmayı köpeği abacrombi üzerinde
bir zombi yaratma ümidiyle
ki korkunç zombi köpeğiyle birlikte
kurban arayabilsin londra'nın sisli sokaklarında kendine
düşünceleri sadece iğrenç suçlar üzerine değil
resim yapmayı ve kitap okumayı sever, vakit geçirmek için
cin ali'ye bayılırken öteki çocuklar
edgar allen poe, onun en sevdiği yazar
bir gece korkunç bir hikaye okurken
bir haber gördü onu bembeyaz kesen
canlı canlı yanan güzel karısının
acısına dayanamayıp ölen bir adamın
öldüğünden emin olmak için, mezarını kazıp çıkardı
fark etmedi ki o mezar, gerçekte annesinin çiçek tarhı
annesi vincent'ı, gönderdi odasına
biliyordu ki kaleye mahkum ediliyordu aslında
hayatının kalan kısmını mahkum olarak geçireceği
güzel karısının bir portresiyle tek başına
kapatıldığı kalede yalnız ve delirmişken
annesi belirdi odada birden
“istersen çıkıp oynayabilirsin dışarıda
çok güzel ve güneşli bugün hava”
konuşmaya çalıştıysa da olmadı vincent
zayıf düşürmüştü onu, yıllar süren mahkumiyet
o da karaladı kalemle bir parça kağıda:
“bu ev bana hükmediyor ve çıkamam artık asla!”
“ne mahkumsun ne de yarı ölü” dedi annesi
“oynadığın bu oyunlar... kafanda hepsi!
sen vincent price değil, vincent malloy'sun.
işkence altında değilsin, sadece küçük bir çocuksun.
yedi yaşındasın ve benim oğlumsun,
dışarı çıkmanı ve biraz eğlenmeni istiyorum!”
kızgınlığı geçip hole, dışarı çıktı
vincent yavaşça duvara yaslarken sırtını
oda dalgalanıp sallanmaya ve gıcırdamaya başladı
vincent'in cinneti zirvesine ulaştı
gördü zombi kölesi abacrombi'yi
ve mezarın ötesinden duydu karısının seslendiğini
tabutundan konuşup dile getirdi korkunç bir isteği
uzanırken çatırdayan duvarlardan iskelet elleri
rüyalarından emekleyip çıkan tüm korkuları
çevirdi korkunç çığlıklara, çılgın kahkahalarını
delilikten kaçabilsin diye kapıya uzandı
kendisi ve zombi köpeği
ama sendeleyip yere cansız uzandı
sesi yumuşak ve yavaştı
edgar allen poe'nun “kuzgun” şiirinden
bir alıntı okurken:
"ve içimden çıkıp yerlerde sürüklenen gölge ruhum
kaldırılamaz bir daha -- asla!"
Hikayelerin Perisi
Oyuncak hikayelerini tekrar başlatmanın yolu,
Lunaparkların seninle olmasıdır;
Ey! hikayelerin perisi.
Atlı karıncaların o yavaş hareketlerinde
Ya da o en hızlı arabaların dönmesinde,
Anlatılacak elbet tekrar hikayeleri...
Lunaparklarda gerçek bir sen;
Ey! hikayelerin perisi.
Çok yüksek burası, rüzgar var serin,
Ani bir ivmelenme, düşüyoruz aşağı...
Çığlıklar arasında anlatılan hikayeleri...
Lunaparklarca bilinen bir sen;
Ey! hikayelerin perisi.
Mide kasılmaları bu andan itibaren
Baş dönmesiyse en başından bilinen,
Çıkarken ezberletildi hikayeleri...
Lunaparklarca özlenilen bir sen;
Ey! hikayelerin perisi.
Lunaparkların seninle olmasıdır;
Ey! hikayelerin perisi.
Atlı karıncaların o yavaş hareketlerinde
Ya da o en hızlı arabaların dönmesinde,
Anlatılacak elbet tekrar hikayeleri...
Lunaparklarda gerçek bir sen;
Ey! hikayelerin perisi.
Çok yüksek burası, rüzgar var serin,
Ani bir ivmelenme, düşüyoruz aşağı...
Çığlıklar arasında anlatılan hikayeleri...
Lunaparklarca bilinen bir sen;
Ey! hikayelerin perisi.
Mide kasılmaları bu andan itibaren
Baş dönmesiyse en başından bilinen,
Çıkarken ezberletildi hikayeleri...
Lunaparklarca özlenilen bir sen;
Ey! hikayelerin perisi.
17 Temmuz 2010 Cumartesi
Hepsi Bu [Yılmaz Erdoğan]
değişen ben değilim
dönüşen savaş
yaşlanmakla ıslanmak aynı şey
bir yağmurun gölgesinde ihtiyarlamak
şimdi ölüm bile yetmiyor acılarımızı tartmaya
dostlar alıngan bir sahili pinekliyorlar
bir merhaba'yı bıçaklar gibi artık selamlaşmalar..
değişen ben değilim
dönüşen savaş
artık zaman bile yetmiyor yaşadığımızı sanmaya
yine de ışıklar bu kenti güzelmiş gibi gösteriyor
geceleri...
geceler..yani ahmet haşim'in kafiyeleri
''seni aklima düşüren yer çekimi değil
yalanci yildizlar
öyle uzaksin ki
üflesem soğuyacaksin
sarilsam okyanus''
bir aşka yetecek kadar
ve anımsatacak kadar sebepsiz bir ölümü
acılarımız ve kafiyelerimiz var...
işte hepsi bu kadar...
dönüşen savaş
yaşlanmakla ıslanmak aynı şey
bir yağmurun gölgesinde ihtiyarlamak
şimdi ölüm bile yetmiyor acılarımızı tartmaya
dostlar alıngan bir sahili pinekliyorlar
bir merhaba'yı bıçaklar gibi artık selamlaşmalar..
değişen ben değilim
dönüşen savaş
artık zaman bile yetmiyor yaşadığımızı sanmaya
yine de ışıklar bu kenti güzelmiş gibi gösteriyor
geceleri...
geceler..yani ahmet haşim'in kafiyeleri
''seni aklima düşüren yer çekimi değil
yalanci yildizlar
öyle uzaksin ki
üflesem soğuyacaksin
sarilsam okyanus''
bir aşka yetecek kadar
ve anımsatacak kadar sebepsiz bir ölümü
acılarımız ve kafiyelerimiz var...
işte hepsi bu kadar...
4 Temmuz 2010 Pazar
[Bana Şans Dile]
Hatırladığım bir karanlıktı önce
Beni göremeyişin,sana uçamayışım..
Bilmem, belki de öğrenemedi kanatlarım
Karanlıktaydım önce
Ben, ışığını arayan pervane...
Sesini duyuyorum, seni bulamıyorum
Elini uzat, tam burdayım
Seni arıyorum, hiç durmadım ve yorgunum
Bak, tam burdayım
Bırak artık omzuna konayım
Işıklar pervanelerin ölümüymüş derler..
Derler ki gözlerini kör edermiş hareler
Hiç görmedim ki ışığını, nasıl kör olayım?
Bak, tam burdayım, bırak omuzuna konayım...
Beni göremeyişin,sana uçamayışım..
Bilmem, belki de öğrenemedi kanatlarım
Karanlıktaydım önce
Ben, ışığını arayan pervane...
Sesini duyuyorum, seni bulamıyorum
Elini uzat, tam burdayım
Seni arıyorum, hiç durmadım ve yorgunum
Bak, tam burdayım
Bırak artık omzuna konayım
Işıklar pervanelerin ölümüymüş derler..
Derler ki gözlerini kör edermiş hareler
Hiç görmedim ki ışığını, nasıl kör olayım?
Bak, tam burdayım, bırak omuzuna konayım...
29 Haziran 2010 Salı
Plaka
Çok ağladım sanırım ben,
Kalmadı tek damla göz yaşı.
Akmaması daha da şişirdi,
Yürekteki bozukluğun ritmini.
Şimdi peşine mi düşmeli,
O peşinden koştuğum meslekliye?
Ah gülüyordur şimdi eserine,
Eminim umursuzdur sözlerime.
Peki ne nedir bu cümlelerde?
Her şehirde plakadır gözlerime.
Susuyorum şimdi yine her zamankine,
Dostlarım nefreti aşılarken yüreğime,
Dönüp dostlaştığında nefretime...
Bense habersizim her seferine,
Giriş çıkış plakalarının şehre...
Kalmadı tek damla göz yaşı.
Akmaması daha da şişirdi,
Yürekteki bozukluğun ritmini.
Şimdi peşine mi düşmeli,
O peşinden koştuğum meslekliye?
Ah gülüyordur şimdi eserine,
Eminim umursuzdur sözlerime.
Peki ne nedir bu cümlelerde?
Her şehirde plakadır gözlerime.
Susuyorum şimdi yine her zamankine,
Dostlarım nefreti aşılarken yüreğime,
Dönüp dostlaştığında nefretime...
Bense habersizim her seferine,
Giriş çıkış plakalarının şehre...
18 Haziran 2010 Cuma
Sisler Bulvarı [Attila İlhan]
Elinin arkasinda günes duruyordu
Aylardan kasimdi üsüyorduk
Agacin biri bulvarda ölüyordu
Şehrin camlari kaygisiz gülüyordu
Her köse basinda öpüsüyorduk
Sisler bulvarina aksam çökmüstü
Omuzlarimiza çoktan çökmüstü
Kesik birer kol gibi yalnizdik
Daglarda ates yanmiyordu
Deniz fenerleri sönmüstü
Birbirimizin gözlerini ariyorduk
Sisler bulvar’inda seni kaybettim
Sokak lambalari öksürüyordu
Yukarida bulutlar yürüyordu
Terkedilmis bir çocuk gibiydim
Dokunsaniz aglayacaktim
Yenikapi’da bir tren vardi
Sisler bulvari’nda ölecegim
Sol kasigimdan vuracaklar
Bulvar duraginda düsecegim
Gözlüklerim kirilacaklar
Sen rüyasini göreceksin
Çiglik çigliga uyanacaksin
Sabah kapini çalacaklar
Elinden tutup getirecekler
Beni görünce tas kesileceksin
Aglamayacaksin! aglamayacaksin!
Sisler bulvari’ndan geçtim sirilsiklamdi
Islak kaldirimlar parliyordu
Durup duruken gözlerim daliyordu
Bir bardak sarabda kayboluyordum
Gece bekçilerine saati soruyordum
Evime gitmekten korkuyordum
Sisler bogazima sarilmislardi
Bir gemi beni afrika’ya götürecek
İsmi bilmem ne olacak
Kazablanka’da bir gün kalacagim
Sisler bulvari’ni hatirlayacagim
Kirmizi melek sarkisindan bir satir
Lodos’dan iki
Senin kirpiklerinden bir satir
Simsiyah bir satir hatirlayacagim
Seni hatirlatanin çenesini kiracagim
Limanda vapurlar uguldayacak
Sisler bulvari bir gece haykirmisti
Agaçlari yatiyordu yoksuldu
Bütün yapraklari sararmisti
Bütün bir sonbahar aglamasti
Aglayan sanki istanbul’du
Öl desen belki ölecektim
İçimde biber gibi bir kahir
Bütün siirlerimi yakacaktim
Yalnizlik bana dokunuyordu
Eger sisler bulvari olmasa
Eger bu sehirde bu bulvar olmasa
Sabah ezaninda yagmur yagmasa
Şüphesiz bir delilik yapardim
Hiç kimse beni anlayamazdi
On beş sene hüküm giyerdim
Dördüncü yilinda kaçardim
Belki kaçarken vururlardi
Sisler bulvari’ndan geçmedigin gün
Sisler bulvari öksüz ben öksüzüm
Yagmurun altinda yalnizim
Agzim elim yüzüm islaniyor
Tren düdükleri iç içe giriyorlar
Aklimi fikrimi çeliyorlar
Aksaray’da isiklar yaniyor
Sisler bulvari ayaklaniyor
Artik kalbimi susturamiyorum
Aylardan kasimdi üsüyorduk
Agacin biri bulvarda ölüyordu
Şehrin camlari kaygisiz gülüyordu
Her köse basinda öpüsüyorduk
Sisler bulvarina aksam çökmüstü
Omuzlarimiza çoktan çökmüstü
Kesik birer kol gibi yalnizdik
Daglarda ates yanmiyordu
Deniz fenerleri sönmüstü
Birbirimizin gözlerini ariyorduk
Sisler bulvar’inda seni kaybettim
Sokak lambalari öksürüyordu
Yukarida bulutlar yürüyordu
Terkedilmis bir çocuk gibiydim
Dokunsaniz aglayacaktim
Yenikapi’da bir tren vardi
Sisler bulvari’nda ölecegim
Sol kasigimdan vuracaklar
Bulvar duraginda düsecegim
Gözlüklerim kirilacaklar
Sen rüyasini göreceksin
Çiglik çigliga uyanacaksin
Sabah kapini çalacaklar
Elinden tutup getirecekler
Beni görünce tas kesileceksin
Aglamayacaksin! aglamayacaksin!
Sisler bulvari’ndan geçtim sirilsiklamdi
Islak kaldirimlar parliyordu
Durup duruken gözlerim daliyordu
Bir bardak sarabda kayboluyordum
Gece bekçilerine saati soruyordum
Evime gitmekten korkuyordum
Sisler bogazima sarilmislardi
Bir gemi beni afrika’ya götürecek
İsmi bilmem ne olacak
Kazablanka’da bir gün kalacagim
Sisler bulvari’ni hatirlayacagim
Kirmizi melek sarkisindan bir satir
Lodos’dan iki
Senin kirpiklerinden bir satir
Simsiyah bir satir hatirlayacagim
Seni hatirlatanin çenesini kiracagim
Limanda vapurlar uguldayacak
Sisler bulvari bir gece haykirmisti
Agaçlari yatiyordu yoksuldu
Bütün yapraklari sararmisti
Bütün bir sonbahar aglamasti
Aglayan sanki istanbul’du
Öl desen belki ölecektim
İçimde biber gibi bir kahir
Bütün siirlerimi yakacaktim
Yalnizlik bana dokunuyordu
Eger sisler bulvari olmasa
Eger bu sehirde bu bulvar olmasa
Sabah ezaninda yagmur yagmasa
Şüphesiz bir delilik yapardim
Hiç kimse beni anlayamazdi
On beş sene hüküm giyerdim
Dördüncü yilinda kaçardim
Belki kaçarken vururlardi
Sisler bulvari’ndan geçmedigin gün
Sisler bulvari öksüz ben öksüzüm
Yagmurun altinda yalnizim
Agzim elim yüzüm islaniyor
Tren düdükleri iç içe giriyorlar
Aklimi fikrimi çeliyorlar
Aksaray’da isiklar yaniyor
Sisler bulvari ayaklaniyor
Artik kalbimi susturamiyorum
31 Mayıs 2010 Pazartesi
Yansın Mektuplar
Kaybetti insanoğlu haklıyı ararken yine.
Kim haklıydı peki bu ölümlü dünyada?
İsyandan ölen ile öldürenin savaşı.
Peki çok mu temiz bu dünya?
Üzülmek bir çözüm mü?
Kınamak?
Kandırıldıysak peki bir şeyler uğruna!
İsyanımız saflıktan değil cahilliktense!
Unutuverir mi o zaman tarih sayfaları bizi?
Bağırır mısın tekrar yapma diye?
Susar mıyım yine uzaklarda diye?
Yaşamak insanlığa fazla geldiğinde,
Yok olsun tüm bu güzellikler.
Yansın dünya,
Yansın umutlar,
Yansın tazecik ağaçlar,
Yansın cahillik,
Yansın bilgelik,
Yansın mektuplar...
Kim haklıydı peki bu ölümlü dünyada?
İsyandan ölen ile öldürenin savaşı.
Peki çok mu temiz bu dünya?
Üzülmek bir çözüm mü?
Kınamak?
Kandırıldıysak peki bir şeyler uğruna!
İsyanımız saflıktan değil cahilliktense!
Unutuverir mi o zaman tarih sayfaları bizi?
Bağırır mısın tekrar yapma diye?
Susar mıyım yine uzaklarda diye?
Yaşamak insanlığa fazla geldiğinde,
Yok olsun tüm bu güzellikler.
Yansın dünya,
Yansın umutlar,
Yansın tazecik ağaçlar,
Yansın cahillik,
Yansın bilgelik,
Yansın mektuplar...
2 Mayıs 2010 Pazar
Ayrılık Acısı
Ayrılıklarda aşka dahilmiş derler
Mesela ayrıldin ondan,
Ama zaman zaman onun düşünüp yazdıklarını okuyorsun
Bakıyorsun aynı düşünceler var orada
Aynı film için izleme çabası...
Mesela ayrıldın ondan,
Aynı dönemde aynı kişilerin şarkılarını dinliyorsunuz.
Parlak kutudaki toy mühendislerin isyanı;
Yeter artık hiç bir şey eskisi gibi değil.
Ayrılıklarsa aşka dahil derler.
Ama ayrılık acısını aşka dahil etmezler.
Söz gelimi bir adım gelse, hissetsen.
Dönüp bakarsın umutla unutursun acını.
Sevinç göz yaşların sarar dört bir yanını.
O zaman ayrılık acısıda aşka dahildir.
Çekilmelidir, çekilecektir...
Mesela ayrıldin ondan,
Ama zaman zaman onun düşünüp yazdıklarını okuyorsun
Bakıyorsun aynı düşünceler var orada
Aynı film için izleme çabası...
Mesela ayrıldın ondan,
Aynı dönemde aynı kişilerin şarkılarını dinliyorsunuz.
Parlak kutudaki toy mühendislerin isyanı;
Yeter artık hiç bir şey eskisi gibi değil.
Ayrılıklarsa aşka dahil derler.
Ama ayrılık acısını aşka dahil etmezler.
Söz gelimi bir adım gelse, hissetsen.
Dönüp bakarsın umutla unutursun acını.
Sevinç göz yaşların sarar dört bir yanını.
O zaman ayrılık acısıda aşka dahildir.
Çekilmelidir, çekilecektir...
29 Nisan 2010 Perşembe
Morlar...
Morlar süsler her bahar
Dumanlı dağların berisindeki
Şehrin boğazının iki yakasını...
Morlar gelince şehre, içine akar
O erguvanların mis kokusu...
Morlar alır seni çok uzaklara götürür.
Dönüp bakarsın dumanlı dağlara.
Susarsın hatırlayınca arkasındakileri.
O an tekrar bakarsın o morlara.
Sonunda ise hep susarsın...
Hep susarsın...
Susarsın...
Dumanlı dağların berisindeki
Şehrin boğazının iki yakasını...
Morlar gelince şehre, içine akar
O erguvanların mis kokusu...
Morlar alır seni çok uzaklara götürür.
Dönüp bakarsın dumanlı dağlara.
Susarsın hatırlayınca arkasındakileri.
O an tekrar bakarsın o morlara.
Sonunda ise hep susarsın...
Hep susarsın...
Susarsın...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)