17 Temmuz 2010 Cumartesi

Hepsi Bu [Yılmaz Erdoğan]

değişen ben değilim
dönüşen savaş
yaşlanmakla ıslanmak aynı şey

bir yağmurun gölgesinde ihtiyarlamak

şimdi ölüm bile yetmiyor acılarımızı tartmaya
dostlar alıngan bir sahili pinekliyorlar
bir merhaba'yı bıçaklar gibi artık selamlaşmalar..

değişen ben değilim
dönüşen savaş

artık zaman bile yetmiyor yaşadığımızı sanmaya
yine de ışıklar bu kenti güzelmiş gibi gösteriyor
geceleri...

geceler..yani ahmet haşim'in kafiyeleri
''seni aklima düşüren yer çekimi değil
yalanci yildizlar
öyle uzaksin ki
üflesem soğuyacaksin
sarilsam okyanus''
bir aşka yetecek kadar
ve anımsatacak kadar sebepsiz bir ölümü
acılarımız ve kafiyelerimiz var...
işte hepsi bu kadar...

4 Temmuz 2010 Pazar

[Bana Şans Dile]

Hatırladığım bir karanlıktı önce
Beni göremeyişin,sana uçamayışım..
Bilmem, belki de öğrenemedi kanatlarım

Karanlıktaydım önce
Ben, ışığını arayan pervane...
Sesini duyuyorum, seni bulamıyorum
Elini uzat, tam burdayım

Seni arıyorum, hiç durmadım ve yorgunum
Bak, tam burdayım
Bırak artık omzuna konayım

Işıklar pervanelerin ölümüymüş derler..
Derler ki gözlerini kör edermiş hareler
Hiç görmedim ki ışığını, nasıl kör olayım?
Bak, tam burdayım, bırak omuzuna konayım...

29 Haziran 2010 Salı

Plaka

Çok ağladım sanırım ben,
Kalmadı tek damla göz yaşı.
Akmaması daha da şişirdi,
Yürekteki bozukluğun ritmini.
Şimdi peşine mi düşmeli,
O peşinden koştuğum meslekliye?

Ah gülüyordur şimdi eserine,
Eminim umursuzdur sözlerime.
Peki ne nedir bu cümlelerde?
Her şehirde plakadır gözlerime.
Susuyorum şimdi yine her zamankine,
Dostlarım nefreti aşılarken yüreğime,
Dönüp dostlaştığında nefretime...
Bense habersizim her seferine,
Giriş çıkış plakalarının şehre...

18 Haziran 2010 Cuma

Sisler Bulvarı [Attila İlhan]

Elinin arkasinda günes duruyordu
Aylardan kasimdi üsüyorduk
Agacin biri bulvarda ölüyordu
Şehrin camlari kaygisiz gülüyordu
Her köse basinda öpüsüyorduk

Sisler bulvarina aksam çökmüstü
Omuzlarimiza çoktan çökmüstü
Kesik birer kol gibi yalnizdik
Daglarda ates yanmiyordu
Deniz fenerleri sönmüstü
Birbirimizin gözlerini ariyorduk

Sisler bulvar’inda seni kaybettim
Sokak lambalari öksürüyordu
Yukarida bulutlar yürüyordu
Terkedilmis bir çocuk gibiydim
Dokunsaniz aglayacaktim
Yenikapi’da bir tren vardi

Sisler bulvari’nda ölecegim
Sol kasigimdan vuracaklar
Bulvar duraginda düsecegim
Gözlüklerim kirilacaklar
Sen rüyasini göreceksin
Çiglik çigliga uyanacaksin
Sabah kapini çalacaklar
Elinden tutup getirecekler
Beni görünce tas kesileceksin
Aglamayacaksin! aglamayacaksin!

Sisler bulvari’ndan geçtim sirilsiklamdi
Islak kaldirimlar parliyordu
Durup duruken gözlerim daliyordu
Bir bardak sarabda kayboluyordum
Gece bekçilerine saati soruyordum
Evime gitmekten korkuyordum
Sisler bogazima sarilmislardi

Bir gemi beni afrika’ya götürecek
İsmi bilmem ne olacak
Kazablanka’da bir gün kalacagim
Sisler bulvari’ni hatirlayacagim
Kirmizi melek sarkisindan bir satir
Lodos’dan iki
Senin kirpiklerinden bir satir
Simsiyah bir satir hatirlayacagim
Seni hatirlatanin çenesini kiracagim
Limanda vapurlar uguldayacak

Sisler bulvari bir gece haykirmisti
Agaçlari yatiyordu yoksuldu
Bütün yapraklari sararmisti
Bütün bir sonbahar aglamasti
Aglayan sanki istanbul’du
Öl desen belki ölecektim
İçimde biber gibi bir kahir
Bütün siirlerimi yakacaktim
Yalnizlik bana dokunuyordu

Eger sisler bulvari olmasa
Eger bu sehirde bu bulvar olmasa
Sabah ezaninda yagmur yagmasa
Şüphesiz bir delilik yapardim
Hiç kimse beni anlayamazdi
On beş sene hüküm giyerdim
Dördüncü yilinda kaçardim
Belki kaçarken vururlardi

Sisler bulvari’ndan geçmedigin gün
Sisler bulvari öksüz ben öksüzüm
Yagmurun altinda yalnizim
Agzim elim yüzüm islaniyor
Tren düdükleri iç içe giriyorlar
Aklimi fikrimi çeliyorlar
Aksaray’da isiklar yaniyor
Sisler bulvari ayaklaniyor
Artik kalbimi susturamiyorum

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Yansın Mektuplar

Kaybetti insanoğlu haklıyı ararken yine.
Kim haklıydı peki bu ölümlü dünyada?
İsyandan ölen ile öldürenin savaşı.
Peki çok mu temiz bu dünya?
Üzülmek bir çözüm mü?
Kınamak?
Kandırıldıysak peki bir şeyler uğruna!
İsyanımız saflıktan değil cahilliktense!
Unutuverir mi o zaman tarih sayfaları bizi?
Bağırır mısın tekrar yapma diye?
Susar mıyım yine uzaklarda diye?

Yaşamak insanlığa fazla geldiğinde,
Yok olsun tüm bu güzellikler.
Yansın dünya,
Yansın umutlar,
Yansın tazecik ağaçlar,
Yansın cahillik,
Yansın bilgelik,
Yansın mektuplar...

2 Mayıs 2010 Pazar

Ayrılık Acısı

Ayrılıklarda aşka dahilmiş derler
Mesela ayrıldin ondan,
Ama zaman zaman onun düşünüp yazdıklarını okuyorsun
Bakıyorsun aynı düşünceler var orada
Aynı film için izleme çabası...
Mesela ayrıldın ondan,
Aynı dönemde aynı kişilerin şarkılarını dinliyorsunuz.
Parlak kutudaki toy mühendislerin isyanı;
Yeter artık hiç bir şey eskisi gibi değil.
Ayrılıklarsa aşka dahil derler.
Ama ayrılık acısını aşka dahil etmezler.
Söz gelimi bir adım gelse, hissetsen.
Dönüp bakarsın umutla unutursun acını.
Sevinç göz yaşların sarar dört bir yanını.
O zaman ayrılık acısıda aşka dahildir.
Çekilmelidir, çekilecektir...

29 Nisan 2010 Perşembe

Morlar...

Morlar süsler her bahar
Dumanlı dağların berisindeki
Şehrin boğazının iki yakasını...
Morlar gelince şehre, içine akar
O erguvanların mis kokusu...
Morlar alır seni çok uzaklara götürür.
Dönüp bakarsın dumanlı dağlara.
Susarsın hatırlayınca arkasındakileri.
O an tekrar bakarsın o morlara.
Sonunda ise hep susarsın...
Hep susarsın...
Susarsın...

17 Nisan 2010 Cumartesi

Susmak Gerekir...

Görmek gerekir mi her zaman gerçekleri?
Peki, bilmeden yaşamak gerekseydi.
Anlamasaydık birbirimizi hiç bir zaman.
Kendi kendimize yeter miydi bu dünya?
Belki daha mı az ağlardı bu şarkılar?
Ya da olur muydu bu güzelim şarkılar?
Hatta susmak gerekseydi bağırırken.
Peki, bağırmak gerekirse susarken,
Vurmasa o sert cisimler yer yüzüne!
Kırmasak o mavi renkli devi.
Boşver söylediklerimi,
Önce kırmasaydık kendimizi.
Hatta susmak gerekir bağırırken.
Bilmemek gerekir gözleri ağlarken.
Düşünmemek en güzeli belki...
Kurtulması gereken bir yeryüzü varken.

16 Nisan 2010 Cuma

Seni Yaşamak [Behçet Necatigil]

Seni her özlediğimde sevgilim,
Gökyüzüne bakıyorum;
Göğün mavisinde gözlerini görüyorum çünkü.
Seni her özlediğimde bir tanem,
Denizlere bakıyorum.
Ufuğa bakınca mucizeni görüyorum çünkü.
Seni her özlediğimde bir tanem,
Kuşlara bakıyorum.
O kanatlardaki özgürlüğünü görüyorum çünkü.
Ve aşkım, seni her özlediğimde,
Adında isyan ediyorum.
Seni özlemek istemiyorum ben,
Ben seni yaşamak istiyorum,
Seni her özlediğimde sana bakmak istiyorum
Ve seni sende görmek sadece

8 Nisan 2010 Perşembe

Sana Giden Yollar Kapalı - Cemal Süreyya

Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni

Ne kadar yakından ve arada uçurum;
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli

Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizim için söylenmiş sanki

Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi…

Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki

Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri

7 Nisan 2010 Çarşamba

Gerçek ve Doğru Her Zaman Aynı Olmayabilir

İlginç bir şekilde bugünlerde izlediğim dizi ya da filmlerde Türkiye yakın tarihinde önemli yere sahip iki olay, küçük bir şekilde işlenmekte. Konu içersinde küçük bir olay gibi gözüksede, konunun temelleri arasında olduğu anlaşılıyor. Tabi genel olarak eleştiriler direk olarak "Türk'ün Türk'ten başka dostu yok." şeklinde oluşmakta. Bu zaten olması gereken bir süreç.

İlk olarak gururla övündüğüm ve övündüğümüz kurtuluş savaşı işlendi "The Pacific" adlı dizide. "The Pacific" Tom Hanks ve Steven Spielberg'in ortak bir projesi olarak göze çarpıyor. Tom Hanks yapımcılığını, Spielberg ise yönetmenliğini yapıyor. Bu zaten bu diziyi izlemem için gayet makul bir sebep, ikinci sebebim ise her zaman merak duygusu oluşturduğu 2. dünya savaşı.

Dizinin 3. bölümünde Amerikan askerleri "Guadalcanal" adasında çok yoruldukları için dinlenmek üzere Avustralya'ya gönderiliyorlar. Tabi bir kahraman olarak karşılanıyor "Yankiler". Doğal olarak işin içine birkaç tutam aşk katılıyor. Askerlerden biri "Yunan" kıza aşık oluyor. Hatta ailesi ile tanışıyor. Bu tanışma esnasında kurtuluş savaşımıza değiniliyor. Bu aile eskiden "İzmir" sakiniymiş.Kurtuluş savaşı sonunda Türkler tarafından zorla evlerinden oldukları anlatılıyor. Önce Girne'ye kaçmışlar ordan da Avustralya...Bu konuda verilecek cevap direk olarak "siz Yunanlar sonradan gelip bizim yurdumuzu gasp ettiniz." oluyor. Ancak olayı o kadar basitleştiremeyiz. Sonuç olarak, bir savaş durumu söz konusu, ve ne yazık ki, bu dönemlerde hiç bir zaman kazananın ve kaybedenin olmamasıdır. Sonuç olarak, alt üst olan yaşamların anlatacak çok fazla hikayeleri olacaktır. Aynı durum Türkler'de de vardır doğal olarak.

İkinci olarak İstanbul Film Festivali'nde izlediğim "Suç Ordusu" filminde geçiyor. Fransız yapımı bir film, yine 2. dünya savaşında geçiyor ve bahsi geçen konu doğal olarak "Ermeni Meselesi". Film, Adıyaman doğumlu ve ailesi Türkler tarafından öldürülmüş, edebiyatçı Missak Manouchian'ın (Manukyan olarak okunuyor)savaş döneminde Almanlar'a ve onlar tarafından kilitlenmiş durumda olan Fransızlar'a karşı kominist mücadeleyi anlatıyor. Bu mücadelesine kominist Yahudiler'de katılıyor.

Ailesinin Türkler tarafından katledildiğini 3-4 kez dile getiriyor Missak. Bu sahnelerde salonda hafif hafif homurdanmalar yükseliyor. Bu konu çok hassas ve canlı bir konu olduğu için çok riksli. Yine savaş durumu, yine kazanan ve kaybeden, ve insanların o dönemlerden anlatacak çok hikayeleri var.

Anlatılan hikayelerde Ermeni ve Yunan iki aile ve bu iki ailenin başından geçen iki olay. İkisinde de Türkler'in iki ailenin hayatlarında büyük bir değişime neden olduklarından bahsediliyor. Bunların olup olmadığı konusuna girmeden, sonuçta bu filmlerin yazımında belli bir araştırma süreci geçmektedir. Bu bahsettiğim iki filmde gerçek hikayeler üzerinden kameraya alınmışlar.

Savaş anında insanlar ölmüşler, yerlerinden yurtlarından olmuşlar. Çok önemli bir sarsıntı yaşandığı aşikar. Tabi bu konuların, özellikle son bir kaç yıldır canlı tutulduğu için filmlerde bahsedilemesi gayet doğaldır. Bence burada asıl sorun konunun sadece Yunan ve Ermeniler'in tarafından işlenmiş olması. Doğrular ise anlatıcıların yorumuna süslenmiş olarak bize yansıyor. Bu yüzden anlatılanlara "Doğru" diyebiliyorum, "Gerçek" diyemiyorum. Türklerin gözünden bakılarak anlatılsa buda "Doğru" olacaktır. Çünkü "Gerçek" ve "Doğru" her zaman aynı olmayabilir. Gerçekler ise tarih araştırmalarında ve karşılıklı hoşgörü ile ortaya çıkacaktır. Şu an bilinen tek "Gerçek" ise, üst üste yaşanmış onca savaşın ardından hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığıdır.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Gecelerime...

Gündüzleri gelmeyeceksen,
Girme artık rüya diye gecelerime.
Ne susmaktır bu ayrılık,
Ne de anlamsız yazılan kelimeler!
İsyanım benim kendime,
Seninse haberin yok bende.
Gündüzleri gelmeyeceksen,
Girme artık rüya diye gecelerime.
Susmuştu savaş boruları,
Unutuldu, aldı yerini sirenler.
Geçmekte ömür siren seslerinde,
Yok bir haber sonrakinden.
Gündüzleri gelmeyeceksen,
Girme artık rüya diye gecelerime...