vur artık! son ver bu sessizliğe...
göster bana kimsin sen?
saplanır mi pençendeki tırnaklar?
sen misin o kükreyince ürkülen?
yoksa hangi sakinisin bu yaban ormanın?
vur ve göster nesin sen?
çünkü bir orman bu, asfalt çimenleri
15 Ocak 2011 Cumartesi
25 Aralık 2010 Cumartesi
Bir El
Bir el dokundu omuzlarıma
Eskiler anlamazlar,
Yeniler bilmez...
Bir el, dokunurdu omuzlarıma
Ürkek, titrek, bulaşıcı
güzel...
Bir el dokunsa omuzlarıma
Ne yapardı bu yürek?
Tersini söylerdi düşlerin...
Bir el dokunmuştu omuzlarıma
Kaldı öylece...
Eskiler anlamazlar,
Yeniler bilmez...
Bir el, dokunurdu omuzlarıma
Ürkek, titrek, bulaşıcı
güzel...
Bir el dokunsa omuzlarıma
Ne yapardı bu yürek?
Tersini söylerdi düşlerin...
Bir el dokunmuştu omuzlarıma
Kaldı öylece...
21 Aralık 2010 Salı
Bana Ne Yaptın [Cem Adrian]
Sessiz, yorgun, ağır, gözkapaklarım kapanıyor yine… Yine…
Yıkık, dökük, bu şehrin duvarları birer birer üstüme yıkılıyor yine…Yine…
Kuş sürüleri terk ederken bu şehri, ardında yoksul ve kimsesiz çocuk gibi bırakıyor yine… Yine…
Ve sonbahar sinsice yaklaşarak peşinde köpek gibi bir yalnızlığı üstüme sürüklüyor yine… Yine…
Sözler hep yalan! Yeminleri unut!
Bir veda bir sebepsiz tokat gibi çarpıyor yine… Yüzüme…
Şarkılar yalan! Duyduklarını unut!
Bir hikaye rüzgarın ellerinde savruluyor yine… Yine!
Kestim! Akıttım! Damarlarımdaki kanımda akan o kirli siyah yalanları! Olmadı!
Sildim! Çıkardım! Yüzümden kazıdım yüzüme çizdiğin o siyah derin yazıları! Olmadı!
Kustum! Tükürdüm içimde senden kalan o keskin o acıtan hatıraları! Olmadı!
Söktün! Defalarca diktim o küçük ellerinle açtığın ve sızlayan bütün yaralarımı! Olmadı!
Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
Niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın çocuk!
Göremiyorum, duyamıyorum artık dokunamıyorum çocuk!
Anlatamıyorum anlatamıyorum artık ağlayamıyorum çocuk!
İnanmıyorum inanmıyorum artık inanamıyorum çocuk!
Bilmiyorum bilmiyorum artık sevemiyorum çocuk!
Ne yağmur, ne kar, ne yüzüme vuran rüzgar, canımı yakan acıtan sonbahar, daha dinmedi çocuk!
Seni silmedi çocuk!
ALEV ALEV YANAN KİRPİKLERİNDEN SAÇILAN KIVILCIMLARINLA BAŞLAYAN
BU YANGIN DAHA SÖNMEDİ ÇOCUK!
Sönemedi çocuk!
Bu viran şehirde, bu viran hikaye henüz bitmedi! Bitmedi bitmedi bitmedi çocuk! Bitemedi çocuk!
Bu aciz şarkılar, bu aciz dualar seni geri getirmedi getirmedi getirmedi çocuk! Dönmedin çocuk!
Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
Bunu niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın… NİYE YAPTIN ÇOCUK.
…
Bugün günlerden hiç. Benim adım yok. Kanatlanıyor içimden binlerce siyah kelebek.
Savruluyor rüzgarda yaprak gibi kalbim, uzaklarda bir yerde. Kalbim kayıp.
Karanlığa dokunabiliyor sanki ellerim.
Sadece sesler duyuyorum. Ayak sesleri uzaklardan.
Susuyorum. Sessizlik keskin. Bekliyorum. Beklemek keskin.
Burdan gitmem gerek. Her şeyi unutmam gerek.
Acımıyor bileklerim. Acımıyor hiç! Acımıyor ellerim, avuçlarım. Acıtmıyor hiçbir şey.
Acımıyor tenim, dokunduğun yerler.
Acımıyor artık kalbim. Kalbim.
Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ellerimin izlerini.
Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki kaderimin sökülüşünü.
Sadece sessizce durup öylece izlemek istedim bir meleğin ellerindeki kalbimi.
Sadece öylece durup sessizce izlemeyi istedim, sadece bir meleği sevmeyi.
Hep bir şey eksik gibi ve hep bir şey yarım ve hep bir şey yok artık sanki.
Ne bir isim var duvarlarında, ne de okunabilen bir cümle.
Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ölümümü.
Öyle beyaz ve öyle, öyle maviydi ki. Öyle güzeldi ki ve öyle, öyle masum ama.
Öyle yanlış öyle, öyle yanlış ki ve öyle ve öyle çocuk.
Kalbim. Tüm maviler kirli şimdi ve tüm beyazlar utanç içinde ve sadece uyumak,
UYUMAK İSTİYORUM.
Yıkık, dökük, bu şehrin duvarları birer birer üstüme yıkılıyor yine…Yine…
Kuş sürüleri terk ederken bu şehri, ardında yoksul ve kimsesiz çocuk gibi bırakıyor yine… Yine…
Ve sonbahar sinsice yaklaşarak peşinde köpek gibi bir yalnızlığı üstüme sürüklüyor yine… Yine…
Sözler hep yalan! Yeminleri unut!
Bir veda bir sebepsiz tokat gibi çarpıyor yine… Yüzüme…
Şarkılar yalan! Duyduklarını unut!
Bir hikaye rüzgarın ellerinde savruluyor yine… Yine!
Kestim! Akıttım! Damarlarımdaki kanımda akan o kirli siyah yalanları! Olmadı!
Sildim! Çıkardım! Yüzümden kazıdım yüzüme çizdiğin o siyah derin yazıları! Olmadı!
Kustum! Tükürdüm içimde senden kalan o keskin o acıtan hatıraları! Olmadı!
Söktün! Defalarca diktim o küçük ellerinle açtığın ve sızlayan bütün yaralarımı! Olmadı!
Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
Niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın çocuk!
Göremiyorum, duyamıyorum artık dokunamıyorum çocuk!
Anlatamıyorum anlatamıyorum artık ağlayamıyorum çocuk!
İnanmıyorum inanmıyorum artık inanamıyorum çocuk!
Bilmiyorum bilmiyorum artık sevemiyorum çocuk!
Ne yağmur, ne kar, ne yüzüme vuran rüzgar, canımı yakan acıtan sonbahar, daha dinmedi çocuk!
Seni silmedi çocuk!
ALEV ALEV YANAN KİRPİKLERİNDEN SAÇILAN KIVILCIMLARINLA BAŞLAYAN
BU YANGIN DAHA SÖNMEDİ ÇOCUK!
Sönemedi çocuk!
Bu viran şehirde, bu viran hikaye henüz bitmedi! Bitmedi bitmedi bitmedi çocuk! Bitemedi çocuk!
Bu aciz şarkılar, bu aciz dualar seni geri getirmedi getirmedi getirmedi çocuk! Dönmedin çocuk!
Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
Bunu niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın… NİYE YAPTIN ÇOCUK.
…
Bugün günlerden hiç. Benim adım yok. Kanatlanıyor içimden binlerce siyah kelebek.
Savruluyor rüzgarda yaprak gibi kalbim, uzaklarda bir yerde. Kalbim kayıp.
Karanlığa dokunabiliyor sanki ellerim.
Sadece sesler duyuyorum. Ayak sesleri uzaklardan.
Susuyorum. Sessizlik keskin. Bekliyorum. Beklemek keskin.
Burdan gitmem gerek. Her şeyi unutmam gerek.
Acımıyor bileklerim. Acımıyor hiç! Acımıyor ellerim, avuçlarım. Acıtmıyor hiçbir şey.
Acımıyor tenim, dokunduğun yerler.
Acımıyor artık kalbim. Kalbim.
Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ellerimin izlerini.
Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki kaderimin sökülüşünü.
Sadece sessizce durup öylece izlemek istedim bir meleğin ellerindeki kalbimi.
Sadece öylece durup sessizce izlemeyi istedim, sadece bir meleği sevmeyi.
Hep bir şey eksik gibi ve hep bir şey yarım ve hep bir şey yok artık sanki.
Ne bir isim var duvarlarında, ne de okunabilen bir cümle.
Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ölümümü.
Öyle beyaz ve öyle, öyle maviydi ki. Öyle güzeldi ki ve öyle, öyle masum ama.
Öyle yanlış öyle, öyle yanlış ki ve öyle ve öyle çocuk.
Kalbim. Tüm maviler kirli şimdi ve tüm beyazlar utanç içinde ve sadece uyumak,
UYUMAK İSTİYORUM.
18 Aralık 2010 Cumartesi
Unutmak
Hiç bir zaman aksini inkar etmediğim,
Umrumda olmadığı zamanlarda,
Peşi sıra unutkanlık geldi başıma.
O unutkanlık dedikleri çok derin;
Anahtarı unutmak gibi mesela.
İsimlerse zaten bir buhar;
Uçup gider bulduğu en zayıf noktadan...
Zaten ben;
O kadar unutkanım ki;
Unutmamak için arkama bakıyorum
Ve her seferinde,
Sen çıkıyorsun karşıma...
Umrumda olmadığı zamanlarda,
Peşi sıra unutkanlık geldi başıma.
O unutkanlık dedikleri çok derin;
Anahtarı unutmak gibi mesela.
İsimlerse zaten bir buhar;
Uçup gider bulduğu en zayıf noktadan...
Zaten ben;
O kadar unutkanım ki;
Unutmamak için arkama bakıyorum
Ve her seferinde,
Sen çıkıyorsun karşıma...
21 Kasım 2010 Pazar
28 Ekim 2010 Perşembe
Günler
uzun geçiyor günler
ve sen, bunun içinde
dahilik eki, yersiz.
günler, hep yağmurlu
ve sis...
sen, bunun içinde
dahilik eki, anlamlı.
her yer sis...
ve yağmur...
günler, yorgun gözler
dönüp, bakar dünyaya
ve sen, bunun içinde.
dahilik eki, umursuz
ve anlamsız.
günler, tek taraflı
sen, bunun içinde
dahilik eki haklı
ve gece...
uykusuz bu gece;
günler, biter diye
ve sen, bunun içinde
dahilik eki, bir rüya
ve soğuk...
günler, kudreti ile
sen, bunun dışında
dahilik, ilahi bir ek
ve inanmak,
eski bir din gibi...
ve sen, bunun içinde
dahilik eki, yersiz.
günler, hep yağmurlu
ve sis...
sen, bunun içinde
dahilik eki, anlamlı.
her yer sis...
ve yağmur...
günler, yorgun gözler
dönüp, bakar dünyaya
ve sen, bunun içinde.
dahilik eki, umursuz
ve anlamsız.
günler, tek taraflı
sen, bunun içinde
dahilik eki haklı
ve gece...
uykusuz bu gece;
günler, biter diye
ve sen, bunun içinde
dahilik eki, bir rüya
ve soğuk...
günler, kudreti ile
sen, bunun dışında
dahilik, ilahi bir ek
ve inanmak,
eski bir din gibi...
21 Ekim 2010 Perşembe
Vazgeçmeler Ustası [Tuğrul Asi BALKAR]
Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki aşktan bir leke,
Kazındıkça kendini temize çeken
Gizlice. Sürtündükçe kıvılcımlar saçan
Çakaralmaz renk cümbüşü işte.
Ya sizinki?
Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Reddedemem önerinizi,
Paylaşalım elbette:
Lekeniz sizde kalsın,
Ben aşk'ı alırım sadece.
Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki iki soluk arasında
Gelip geçen zaman.
Hangisi ölüm hangisi yaşam?
Ya sizinki?
Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Yaşadığınız bir ömür değil mi?
Seçimi siz yapsanız, istediğiniz sahneyi seçseniz:
İster ilkincisi olsun ister sonuncusu fark etmez ki,
- Başarımızı arttıracaktır provalardaki performansınız -
Artanıyla yetinirim zaten ben, ilk gösteri için
siz önden buyrunuz lütfen!
Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki korkusuz ve kuşkusuz bir aşk,
Başdöndürücü ve anısız,
Fısıldaşmaları dalgınlıklara takılı.
Ya sizinki?
Hala anlamadınız mı?
Demiştim:
Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Aşk'ı bana terk etmiştiniz zaten,
Üstü...kalabilir sizde...
2 Ekim 2010 Cumartesi
Sevdiğim İkinci Kadınsın Sen [Ceyhun Yılmaz]
Sevdiğim ikinci kadınsın sen
İlkini sevmeye mecburdum
Çok iyiliği oldu bana
Ve hayatımda hiçbir mecburiyeti onun kadar sevmedim
Sevdiğim ikinci kadınsın sen
İlkinin yerini alman mümkün değil
O öğretti bana sevmeyi
O öğretmese sevemezdim seni bile
İnan o tuttuğu için ellerimden
Yürümeyi öğrendim, koşabildim sana
Onun gözlerine benzediği için gözlerin
Alamadım gözlerimi senden
Sana aşığım, seni seviyorum
Sevdiğim ikinci kadınsın sen
Hayatım boyunca omuzumda taşıyorum onu
Ve sen her sabahımdasın
Kıskanma
Alfabede bile senin adının baş harfi ondan sonra gelir
Kalbim şimdi senin
Onun kadar sev beni kafi
O doğurdu, sen öldürme
İlkini sevmeye mecburdum
Çok iyiliği oldu bana
Ve hayatımda hiçbir mecburiyeti onun kadar sevmedim
Sevdiğim ikinci kadınsın sen
İlkinin yerini alman mümkün değil
O öğretti bana sevmeyi
O öğretmese sevemezdim seni bile
İnan o tuttuğu için ellerimden
Yürümeyi öğrendim, koşabildim sana
Onun gözlerine benzediği için gözlerin
Alamadım gözlerimi senden
Sana aşığım, seni seviyorum
Sevdiğim ikinci kadınsın sen
Hayatım boyunca omuzumda taşıyorum onu
Ve sen her sabahımdasın
Kıskanma
Alfabede bile senin adının baş harfi ondan sonra gelir
Kalbim şimdi senin
Onun kadar sev beni kafi
O doğurdu, sen öldürme
13 Eylül 2010 Pazartesi
5 Adımda Başkalarının Acısı ile Yeni Bir Yönetim Şekline Nasıl Geçilir?
Çok kolay ve bir iki insan nesli kullanarak gerçekleştirlebilecek bir olayın başlığı her halde bu kadar uzun olmamalıydı. Kısaca 5 adımda yeni bir yönetim şekli nasıl gerçekleştirilir?
1- Karıştırmaya müsait bir toplum bulunur. Cehaletin ve en ufacık bir kıvılcım ile yangın çıkartabilecek gazı bulunan bir toplum olması tecrübe ile sabittir. Bu toplumun değerleri hiçe sayımalı ve bu değerler üzerinden siyasi bir hareket ile karışımın hammaddesi hazırlayacağımız kaba alınmalıdır.
2- Bu hammade ile toplum içersinde gerekli tepkimeleri sağlayacak katkı maddeleri serpiştirilir. Gerekli süre (bu süreç 5 ile 10 yıl arasıdır) hammade ile katkı maddeleri karıştırılır. Bu karışım sonucunda kabın içersindeki ortama darbesel bir gaz çıkar ve toplum kaosa sürüklenir.
3- Kaos süreci yaklaşık 20-25 yıl sürer ve uyutma süreci baş gösterir. Bu süreç içerisinde ortamda ufak tefek darbesel ve krizsel gazlar çıkar. Çıkan bu gazlar toplumun uyuma sürecindeki hızlanmaya katkı sağlar.
4- Uyutma sürecinin bitmesinden sonra 5 yıllık bir "din"lenme süreci başlar. Bu süreç esnasında ortama gemicikleri, kiralık yalıcıklar ve tüccar zihniyeti olan insanlar girer ve toplumu "din"lendirirler. Bu sürecin sonunda toplumun kuralları yenilenir ve hâlka sorulur. Hâlk yeterince "din"lendiyse bu değişiklikler kabul edilir. Değişikliklerin içeriği kimseyi ilgilendirmez. Hatta biraz, değişiklikleri darbesel gaz kılıfı ile sunulması sonucu, teklifin tamamiyle kabul edilmesine yönlendirir.
5- Kabul edilen bu değişikliler sonucunda; 4. adımda ortama dahil olan insanlar artık kalıcı olur ve toplumun çoğunluğu kap içersinde "din"lenmiş bir şekilde yönetim şeklinin değiştiğini bilmeden sonsuza kadar yaşar gider...
Bir toplumun uyutulması için aptal olması gerekir. Aptallık ise o kadar kolay olacak bir süreç değildir. Üzerinde uğraşılması, yılların geçmesi gereken bir süreçtir. Bu sürecin yaratmanın tek yolu toplumu cahil bırakabilmektir. Cehaleti getirmek ise çok basittir. Toplumu sürekli savaşlara, kendi iç çatışmalarına yönlendirmek durumu hızlandırır. Sonuç olarak aptallık bu toplumlarda kaçınılmaz son olacaktır. Aziz Nesin bu ülkenin %60'ı aptal derken bu süreçten bahsetmiş olmalıdır. Emile Zola ise bu durumu en güzel özetleyenlerdir:
''Çocuk beyinliler, cesaretsiz yürekler, uşaklık ve yoksulluk içinde kıvranan bu zavallı sade insanlar, yalancıların, sahtekarların, kamuoyu avcılarının kurbanıdır. Dünyanın efendileri; yani dinler, imparatorluklar, krallıklar saltanatlarını, çalıp çırptıkları, köleliştirdikleri insanların beyinlerini uyuşturarak sürdürüyorlar. Ama bilincin bu uyurgezerliğini, halkın bilincinin bu uyuştukluğunun köklerini daha başka nedenlerde de aramak gerekir. Yığınların böylesine kolaylıkla teslim olması, zehirlenmesi için direnme gücünü bütünüyle yitirmesi gerekir. Zehir özellikle cahiller, bilmeyenler, eleştiriden yoksun beyinlerde etkisini gösterir. Bunca acının ve haksızlığın, alçaklığın temeli, tarihin nice çirkeflikler ve cinayetler arasında ışığa doğru usul ve hantal adımlarla ilerleyen insanlığın büyük acısının ilk ve tek nedeni bilgisizlik değil midir? Halkların kurtuluşu ve kitlelerin köklü eğitimi her şeyden önce bilgisizliğin ortadan kaldırılmasına bağlıdır...''
Sonuç olarak; demokrasilerin tam manası ile çalışabilmesi için toplumların belli bir bilinç mekanizmasına kavuşabilmesi gerekir. Bu rejimi benimseyen yöneticilerin alt yapıyı hazırlaması gerekmelidir ki, demokrasi işleyebilsin. Demokrasi kazandığını bahsedip sevinen insanlar bu bilgiyi gözardı etmeden tekrar sevinç nidalarını atmalıdırlar. Tabi o sevinç nidası ise...
1- Karıştırmaya müsait bir toplum bulunur. Cehaletin ve en ufacık bir kıvılcım ile yangın çıkartabilecek gazı bulunan bir toplum olması tecrübe ile sabittir. Bu toplumun değerleri hiçe sayımalı ve bu değerler üzerinden siyasi bir hareket ile karışımın hammaddesi hazırlayacağımız kaba alınmalıdır.
2- Bu hammade ile toplum içersinde gerekli tepkimeleri sağlayacak katkı maddeleri serpiştirilir. Gerekli süre (bu süreç 5 ile 10 yıl arasıdır) hammade ile katkı maddeleri karıştırılır. Bu karışım sonucunda kabın içersindeki ortama darbesel bir gaz çıkar ve toplum kaosa sürüklenir.
3- Kaos süreci yaklaşık 20-25 yıl sürer ve uyutma süreci baş gösterir. Bu süreç içerisinde ortamda ufak tefek darbesel ve krizsel gazlar çıkar. Çıkan bu gazlar toplumun uyuma sürecindeki hızlanmaya katkı sağlar.
4- Uyutma sürecinin bitmesinden sonra 5 yıllık bir "din"lenme süreci başlar. Bu süreç esnasında ortama gemicikleri, kiralık yalıcıklar ve tüccar zihniyeti olan insanlar girer ve toplumu "din"lendirirler. Bu sürecin sonunda toplumun kuralları yenilenir ve hâlka sorulur. Hâlk yeterince "din"lendiyse bu değişiklikler kabul edilir. Değişikliklerin içeriği kimseyi ilgilendirmez. Hatta biraz, değişiklikleri darbesel gaz kılıfı ile sunulması sonucu, teklifin tamamiyle kabul edilmesine yönlendirir.
5- Kabul edilen bu değişikliler sonucunda; 4. adımda ortama dahil olan insanlar artık kalıcı olur ve toplumun çoğunluğu kap içersinde "din"lenmiş bir şekilde yönetim şeklinin değiştiğini bilmeden sonsuza kadar yaşar gider...
Bir toplumun uyutulması için aptal olması gerekir. Aptallık ise o kadar kolay olacak bir süreç değildir. Üzerinde uğraşılması, yılların geçmesi gereken bir süreçtir. Bu sürecin yaratmanın tek yolu toplumu cahil bırakabilmektir. Cehaleti getirmek ise çok basittir. Toplumu sürekli savaşlara, kendi iç çatışmalarına yönlendirmek durumu hızlandırır. Sonuç olarak aptallık bu toplumlarda kaçınılmaz son olacaktır. Aziz Nesin bu ülkenin %60'ı aptal derken bu süreçten bahsetmiş olmalıdır. Emile Zola ise bu durumu en güzel özetleyenlerdir:
''Çocuk beyinliler, cesaretsiz yürekler, uşaklık ve yoksulluk içinde kıvranan bu zavallı sade insanlar, yalancıların, sahtekarların, kamuoyu avcılarının kurbanıdır. Dünyanın efendileri; yani dinler, imparatorluklar, krallıklar saltanatlarını, çalıp çırptıkları, köleliştirdikleri insanların beyinlerini uyuşturarak sürdürüyorlar. Ama bilincin bu uyurgezerliğini, halkın bilincinin bu uyuştukluğunun köklerini daha başka nedenlerde de aramak gerekir. Yığınların böylesine kolaylıkla teslim olması, zehirlenmesi için direnme gücünü bütünüyle yitirmesi gerekir. Zehir özellikle cahiller, bilmeyenler, eleştiriden yoksun beyinlerde etkisini gösterir. Bunca acının ve haksızlığın, alçaklığın temeli, tarihin nice çirkeflikler ve cinayetler arasında ışığa doğru usul ve hantal adımlarla ilerleyen insanlığın büyük acısının ilk ve tek nedeni bilgisizlik değil midir? Halkların kurtuluşu ve kitlelerin köklü eğitimi her şeyden önce bilgisizliğin ortadan kaldırılmasına bağlıdır...''
Sonuç olarak; demokrasilerin tam manası ile çalışabilmesi için toplumların belli bir bilinç mekanizmasına kavuşabilmesi gerekir. Bu rejimi benimseyen yöneticilerin alt yapıyı hazırlaması gerekmelidir ki, demokrasi işleyebilsin. Demokrasi kazandığını bahsedip sevinen insanlar bu bilgiyi gözardı etmeden tekrar sevinç nidalarını atmalıdırlar. Tabi o sevinç nidası ise...
7 Ağustos 2010 Cumartesi
Lagaş
Burası Lagaş...
Tarih daha henüz yazılmamış.
Üzülerek görüyorum seni.
Sanki seni...
Bakıyorum öylece ben gibi.
Tarih öyle not edecek beni.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih daha henüz yazılmaya başladı.
Peşine düştüğümü yazdılar.
Gözlerine takılıyorum.
Girsu'dan gelen ilahi bir kudret.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih tüm iştihamı ile yazılmakta.
Kuşlar haber uçurdu krallara.
Kapattı bilgilerimi prens Gudea.
Lagaşlılar çevreledi etrafımızı.
Yok oldu ilahi gözlerin.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih daha fazlasını yazamadı henüz...
Tarih daha henüz yazılmamış.
Üzülerek görüyorum seni.
Sanki seni...
Bakıyorum öylece ben gibi.
Tarih öyle not edecek beni.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih daha henüz yazılmaya başladı.
Peşine düştüğümü yazdılar.
Gözlerine takılıyorum.
Girsu'dan gelen ilahi bir kudret.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih tüm iştihamı ile yazılmakta.
Kuşlar haber uçurdu krallara.
Kapattı bilgilerimi prens Gudea.
Lagaşlılar çevreledi etrafımızı.
Yok oldu ilahi gözlerin.
Dönüp bakmıyorsun Lagaşlı kadın.
Geleceği gören Lagaşlı...
Burası Lagaş...
Tarih daha fazlasını yazamadı henüz...
5 Ağustos 2010 Perşembe
Emperyal Oteli [Attila İlhan]
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
kalbim kendiliğinden duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
emperyal otelinde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berheva olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sesleri liman sislerinde boğulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtır saat beş buçuktur
sen kollarımın arasındasın
onlar gibi değilsin sen başkasın
bu senin gözlerin gibisi yoktur
adamın rüyasına rüyasına sokulur
aklının içinde siyah bir vapur
kıvranır insaf nedir bilmez
otelin penceresinde duracaktın
şehri karanlıkta görecektin
karanlıkta yağmuru görecektin
saçların ıslanacak ıslanacaktı
kış geceleri gibi uzun uzun
tek damla gözyaşı dökmeksizin
maria dolores ağlayacaktı
istanbul'u yağmur tutacaktı
bütün bir gün iş arayacaktım
sana bir türkü getirecektim
kulaklarımız çınlayacaktı
emperyal oteli'nin resmini çektim
akşam saçaklarından damlıyordu
kapısında durmanı söylemiştim
yüzün zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahçesi'nde insanlar geziyordu
tepebaşı'ndaki küçük yahudiler
asmalımesçit'teki rum kemancı
böyle rüzgarsız kalmışlığımız
bu bizim çektiğimiz sancı
el ele tutuşmuş geziyordu
gazeteler cinayeti yazıyordu
haliç'e bir avuç kan dökülmüştü
emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı'nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün.
vurdun kanıma girdin itirazım var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
kalbim kendiliğinden duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
emperyal otelinde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berheva olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sesleri liman sislerinde boğulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtır saat beş buçuktur
sen kollarımın arasındasın
onlar gibi değilsin sen başkasın
bu senin gözlerin gibisi yoktur
adamın rüyasına rüyasına sokulur
aklının içinde siyah bir vapur
kıvranır insaf nedir bilmez
otelin penceresinde duracaktın
şehri karanlıkta görecektin
karanlıkta yağmuru görecektin
saçların ıslanacak ıslanacaktı
kış geceleri gibi uzun uzun
tek damla gözyaşı dökmeksizin
maria dolores ağlayacaktı
istanbul'u yağmur tutacaktı
bütün bir gün iş arayacaktım
sana bir türkü getirecektim
kulaklarımız çınlayacaktı
emperyal oteli'nin resmini çektim
akşam saçaklarından damlıyordu
kapısında durmanı söylemiştim
yüzün zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahçesi'nde insanlar geziyordu
tepebaşı'ndaki küçük yahudiler
asmalımesçit'teki rum kemancı
böyle rüzgarsız kalmışlığımız
bu bizim çektiğimiz sancı
el ele tutuşmuş geziyordu
gazeteler cinayeti yazıyordu
haliç'e bir avuç kan dökülmüştü
emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı'nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün.
3 Ağustos 2010 Salı
Akşam Yıldızı [Edgar Ellen Poe]
Yaz ortasındaydı
Ve geceyarısı,
Ve yıldızlar yörüngelerinde
Ölgün ölgün pırıldarken,
Daha parlak ışığında
Kendisi göklerde
Köle gezegenlerin arasında,
Işığı dalgalarda olan soğuk ayın.
Soğuk tebessümüne dikmiştim gözlerimi
Fazlasıyla - fazlasıyla soğuktu benim için
Derken kaçak bir bulut,
Geçti örtü niyetine,
Ve ben sana döndüm,
Mağrur akşam yıldızı.
Senin ışığın daha değerlidir benim için.
Çünkü yüreğime mutluluk verir
Göklerdeki gururun geceleri,
Ve daha çok beğenirim
O alçaktaki daha soğuk ışıktan
Senin uzaktaki ateşini.
Ve geceyarısı,
Ve yıldızlar yörüngelerinde
Ölgün ölgün pırıldarken,
Daha parlak ışığında
Kendisi göklerde
Köle gezegenlerin arasında,
Işığı dalgalarda olan soğuk ayın.
Soğuk tebessümüne dikmiştim gözlerimi
Fazlasıyla - fazlasıyla soğuktu benim için
Derken kaçak bir bulut,
Geçti örtü niyetine,
Ve ben sana döndüm,
Mağrur akşam yıldızı.
Senin ışığın daha değerlidir benim için.
Çünkü yüreğime mutluluk verir
Göklerdeki gururun geceleri,
Ve daha çok beğenirim
O alçaktaki daha soğuk ışıktan
Senin uzaktaki ateşini.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)