1 Mayıs 2011 Pazar

Her Yerde Kum Var (Mısır Güncesi - 1)



Mısır'da ilk iki günü geçirdik. Burası ilginç bir yer. Öncelikle Kahire'deyiz ve çok kalabalık. Dün cuma diye tatilmiş ve trafik yoktu ama bugün aynı durumu yaşıyacağımızı pek sanmıyorum. Burada evler, yollar çok kasvetli ve her şey sarı ve tonlarında. Adamlar kumdan ilham almış ve her yerde kum var. Nil nehri kenarları biraz yeşil ama kasvet devam ediyor. Birde nasıl bir yağ ile yemek yapıyorlarsa bütün şehirde garip bir koku var.

Çalışma yapacağımız yer 6th of october city diye geçiyor. Kahire ile arasında bir 30 km var. Mısır İsrail'e karşı zafer elde ettiği günün anısına adamlar şehir yapmışlar. Bu şehirde ondan fazla universite ve organize sanayi var. Ancak sonradan yapılmış olmasına rağmen sarı renkli binalar devam etmekte ve insanın içine sıkıntı veren bir şeyler var. Kahire'den buraya araba ile giderken solda, dönerken sağda piramitleri görebilirsiniz. Uzaktan ama... Uzaktanda olsa pramitler görmek heyecan verici. Heran bir yerlerde mitolojiyle karşılaşmak çok eğlenceli.

Burada trafiğin berbat olduğundan bahsedildiğini söylemiştim. Bugün onu gördüm gerçekten. Araba sürmeyi deli gibi seven ben, araba sürmekten korktum. Ama şoförümüz var ve bu durumdan hiç de şikayetçi değilim. Zaten eve geçtiğimizde trafik derdinden uzaklaşacağız. Zira ev ile fabrika arası 10 dakika.

İlginç bir durum ise, arabaların sağ arka tarafları hep vurulmuş ya da bir yerlere sürtülmüş durumda. Ve kimse bundan şikayetçi değil. Zaten 30 milyonluk bir şehirde böyle şeylerin olması normal. Ama yinede insanlar körlemeziye araba sürüyor burada. Ve bu korku verici bir durum.

Son dönemlerde yaşanan olaylar ülkeyi baya etkilemiş. Yeni yanmış binaları görmek mümkün. Duvarlarda hilal ile haç işaretinin iç içe geçtiği semboller var. Bunlar yaşanan devrimin işaretiymiş. İlk fırsatta onun da fotoğrafını çekerim.

Şimdilik durum böyle. Çarşambaya resmen yoğun tempolu çalışmaya başlarız burada. Fırsat buldukça yazmaya ve burada paylaşmaya devam edeceğim. Şimdilik bu kadar. Selametle:)

Her Yerde Kum Var (Mısır Güncesi - 1)

Mısır'da ilk iki günü geçirdik. Burası ilginç bir yer. Öncelikle Kahire'deyiz ve çok kalabalık. Dün cuma diye tatilmiş ve trafik yoktu ama bugün aynı durumu yaşıyacağımızı pek sanmıyorum. Burada evler, yollar çok kasfetli ve her şey sarı ve tonlarında. Adamlar kumdan ilham almış ve her yerde kum var. Nil nehri kenarları biraz yeşil ama kasfet devam ediyor. Birde nasıl bir yağ ile yemek yapıyorlarsa bütün şehirde garip bir koku var.

Çalışma yapacağımız yer 6th of october city diye geçiyor. Kahire ile arasında bir 30 km var. Mısır İsrail'e karşı zafer elde ettiği günün anısında adamlar şehir yapmışlar. Bu şehirde ondan fazla universite ve organize sanayi var. Ancak sonradan yapılmış olmasında rağmen sarı renkli binalar devam etmek de ve insanın içine sıkıntı veren bir şeyler var. Kahire'den buraya araba ile giderken solda dönerken sağda piramitleri görebilirsiniz. Uzaktan ama... Uzaktanda olsa pramitler görmek heyecan verici. Heran bir yerlerde mitolojiyle karşılaşmak çok eğlenceli.

Burada trafiğin berbat olduğundan bahsedildiğini söylemiştim. Bugün onu gördüm gerçekten. Araba sürmeyi deli gibi seven ben, araba sürmekten korktum. Ama şoförümüz var ve bu durumdan hiç de şikayetçi değilim. Zaten eve geçtiğimizde trafik derdinden uzaklaşacağız. Zira ev ile fabrika arası 10 dakika.

İlginç bir durum ise, arabaların sağ arka tarafları hep vurulmuş ya da bir yerlere sürtülmüş durumda. Ve kimse bundan şikayetçi değil. Zaten 30 milyonluk bir şehirde böyle şeylerin olması normal. Ama yinede insanlar körlemeziye araba sürüyor burada. Ve korku verici bir durum.

Son dönemlerde yaşanan olaylar ülkeyi baya etkilemiş. Yeni yanmış binaları görmek mümkün. Duvarlarda hilal ile haç işaretinin iç içe geçtiği semboller var. Bunlar yaşanan devrimin işaretiymiş. İlk fırsatta onun da fotoğrafını çekerim.

Şimdilik durum böyle. Çarşambaya resmen yoğun tempolu çalışmaya başlarız burada. Fırsat buldukça yazmaya ve burada paylaşmaya devam edeceğim. Şimdilik bu kadar. Selametle:)

25 Nisan 2011 Pazartesi

Empati (Çürüsün Simokinim)*

Küçük oğlanların arabaları,
Papyonlu şirin gömlekleri,
Çamurdan yapılmış evleri,
Bir de hayali prensesleri var.

Plastik patlak topları,
Kısa tırnaklı küçük elleri,
Jöle değmemiş saç telleri,
Bir de simokin hayalleri var.

Bataklıkta bir gül gibi,
Solup gitsin şirinliğim,
Neyleyim sensiz saadeti?
Çürüsün simokinim.

İster yas tut benim için,
Ben çoktan ölüp gitmişim.
Aşkımızın tabutunda,
Çürüsün simokinim.

Yıllar geçer, eller büyür.
Jölelenir saçlar, hayaller küçülür.
Bir kadın çıkar, kanatır gönlünü.
Ne prenses kalır, ne beyaz atı.
Çürüsün simokinim...
Çürüsün simokinim...

*Orjinaline saygı ile:

9 Nisan 2011 Cumartesi

Tren...

Her zaman kaçardı tren!
Belki de aksilikler bu yüzden.
Üstelik bütün saatler ayarlı.
Bilmezler, enstitüden onaylı.
Kaçmıştı yine tren!
Belki de aksilikler bu yüzden.
Bu rüzgar bizi götürür uzağa.
Uzaktaki şehrin uzağına.
Zaten kaçıp gitti tren!
Belki de aksilikler bu yüzden.
Uzundur bu geceler?
Anlamsız gelir uykular.
Sen durma kaç git tren!
Aksilikler değil senin yüzünden...

10 Mart 2011 Perşembe

Oyuncak Hikayesi

Gül her zaman
İçindeki çocuk çıksın karşına
Bilki böylece
Oyuncaklar gerçek olur

Süzer zaman
İçindeki çocuk terk ettiğinde
Unutmaki böylece
Hayal gerçeği güzelleştirir

Bu bir oyuncak hikayesi
Kalpler arasında oynanan
Bu hayalin en gerçeği
Sallanan Salıncakta...

Kanar zaman
İçindeki çocuk bilinmezken
Öğrenki böylece
Salıncaklar kalbine konar

Şaşar zaman
İçindeki çocuk yanındayken
Gör ki böylece
Farklı tatlı aynı oyun

Bu bir oyuncak hikayesi
Kalpler arasında oynanan
Bu hayalin en gerçeği
Sallanan Salıncakta...

8 Mart 2011 Salı

Kadınlarımız [Nazım Hikmet Ran]

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru

2 Mart 2011 Çarşamba

Bildiri

Bir ülkenin internet deneyimi ve tarihinin sansürlerle anılması çok trajikomik bir durumdur. İnternetin özü olan birey haklarının ve bireysel özgürlüklerin kısıtlanması, sosyal medya dünyasının özüne tamamen aykırıdır.

Bizler; Türkiye’nin dört bir yanından profesyonel veya amatör olarak blog tutanlar, internette günlük yaşantılarını ve birikimlerini ve deneyimlerini diğer insanlarla paylaşma hevesiyle tutuşan herkes, gelişmeleri endişe içinde izlemekteyiz.

5846’nci no’lu kanunun esnekliğinden mütevellit, 1 Mart 2011 günü, Google’a ait olan ücretsiz blog servisi Blogspot, Digiturk grubunun açmış olduğu dava sebebiyle erişime kapatılmıştır. Süper Toto Süper Lig’in yayın haklarının sahibi olan Digiturk bu davada, korsan olarak LigTV yayını yapan kişilere karşı kendi haklarını savunmak amacıyla hukuki süreç başlatmıştır. Ancak ilgili kanun gereği yasaklamaların, sitelerin adresleri ve alt-domainleri üzerinden değil; IP adresleri üzerinden yapılması sebebiyle Blogspot’a ait birçok ilişkili IP aralığı erişime kapatılmıştır. Böylelikle de binlerce blogger’ın kişisel sitesi sansür kurbanı olmuştur. Bazı bloglara bazı anlarda girilmesinin sebebi ise aynı IP üzerinde birçok blogun yer alması ve aslında her IP’nin yasaklanmamış olmasıdır.

İlgili kanunun esnekliğini ve nelere yol açtığını geçmişte birçok kez görmüşken, devlet sansüründen dolayı binlerce site yasaklanıyorken, Digiturk ve Google’dan daha duyarlı davranmalarını beklemek tüm blogger’ların hakkıdır. YouTube’daki korsan maç yayınlarını kaldırmak için yapılan özel yetki anlaşmasının bir benzerinin de Blogspot için yapılması ihtimal dışı değildir. Bugüne dek Digiturk ve Google bu konuda masaya niçin oturmamışlardır? Google kendi kullanıcılarının hakkını neden savunmamaktadır? Digiturk böyle bir topyekün sansürün yaşanacağını bile bile neden hâlâ, tek amaçları düşüncelerini diğer insanlarla paylaşmak olan bloggerları mağdur etmektedir? Öte yandan, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasa koyucuları, vatandaşlarının ifade özgürlüğü hakkının gasp edilmesine neden hâlâ göz yummaktadır?

Kaldı ki bu korsan yayınları yapan kişiler, teknik bilgileri yüksek olduğundan bu yasaktan etkilenmemektedir. Tam tersine bu sansür, tek amacı blog tutmak olan internet kullanıcılarını etkilemektedir.

Digiturk, Google ve Türkiye Cumhuriyeti devletini artık bu sansür ayıbına karşı duyarlı olmaya, tüm sansür karşıtı internet kullanıcılarını bu harekete katılmaya ve tüm basın mensuplarını ifade özgürlüğüne destek vermeye davet ediyoruz.

Tüm Blogger’lar adına,

Bloguma Dokunma

http://facebook.com/blogumadokunma

http://blogumadokunma.tumblr.com

blogumadokunmailetisim@gmail.com

15 Ocak 2011 Cumartesi

Düşün ki Orman Bu [Asfalt Dünya]

vur artık! son ver bu sessizliğe...
göster bana kimsin sen?
saplanır mi pençendeki tırnaklar?
sen misin o kükreyince ürkülen?

yoksa hangi sakinisin bu yaban ormanın?
vur ve göster nesin sen?

çünkü bir orman bu, asfalt çimenleri

25 Aralık 2010 Cumartesi

Bir El

Bir el dokundu omuzlarıma
Eskiler anlamazlar,
Yeniler bilmez...
Bir el, dokunurdu omuzlarıma
Ürkek, titrek, bulaşıcı
                      güzel...
Bir el dokunsa omuzlarıma
Ne yapardı bu yürek?
Tersini söylerdi düşlerin...
Bir el dokunmuştu omuzlarıma
Kaldı öylece...

21 Aralık 2010 Salı

Bana Ne Yaptın [Cem Adrian]

Sessiz, yorgun, ağır, gözkapaklarım kapanıyor yine… Yine…
Yıkık, dökük, bu şehrin duvarları birer birer üstüme yıkılıyor yine…Yine…
Kuş sürüleri terk ederken bu şehri, ardında yoksul ve kimsesiz çocuk gibi bırakıyor yine… Yine…
Ve sonbahar sinsice yaklaşarak peşinde köpek gibi bir yalnızlığı üstüme sürüklüyor yine… Yine…
Sözler hep yalan! Yeminleri unut!
Bir veda bir sebepsiz tokat gibi çarpıyor yine… Yüzüme…
Şarkılar yalan! Duyduklarını unut!
Bir hikaye rüzgarın ellerinde savruluyor yine… Yine!
Kestim! Akıttım! Damarlarımdaki kanımda akan o kirli siyah yalanları! Olmadı!
Sildim! Çıkardım! Yüzümden kazıdım yüzüme çizdiğin o siyah derin yazıları! Olmadı!
Kustum! Tükürdüm içimde senden kalan o keskin o acıtan hatıraları! Olmadı!
Söktün! Defalarca diktim o küçük ellerinle açtığın ve sızlayan bütün yaralarımı! Olmadı!
Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
Niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın çocuk!
Göremiyorum, duyamıyorum artık dokunamıyorum çocuk!
Anlatamıyorum anlatamıyorum artık ağlayamıyorum çocuk!
İnanmıyorum inanmıyorum artık inanamıyorum çocuk!
Bilmiyorum bilmiyorum artık sevemiyorum çocuk!
Ne yağmur, ne kar, ne yüzüme vuran rüzgar, canımı yakan acıtan sonbahar, daha dinmedi çocuk!
Seni silmedi çocuk!
ALEV ALEV YANAN KİRPİKLERİNDEN SAÇILAN KIVILCIMLARINLA BAŞLAYAN
BU YANGIN DAHA SÖNMEDİ ÇOCUK!
Sönemedi çocuk!
Bu viran şehirde, bu viran hikaye henüz bitmedi! Bitmedi bitmedi bitmedi çocuk! Bitemedi çocuk!
Bu aciz şarkılar, bu aciz dualar seni geri getirmedi getirmedi getirmedi çocuk! Dönmedin çocuk!
Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
Bunu niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın… NİYE YAPTIN ÇOCUK.



Bugün günlerden hiç. Benim adım yok. Kanatlanıyor içimden binlerce siyah kelebek.
Savruluyor rüzgarda yaprak gibi kalbim, uzaklarda bir yerde. Kalbim kayıp.
Karanlığa dokunabiliyor sanki ellerim.
Sadece sesler duyuyorum. Ayak sesleri uzaklardan.
Susuyorum. Sessizlik keskin. Bekliyorum. Beklemek keskin.
Burdan gitmem gerek. Her şeyi unutmam gerek.
Acımıyor bileklerim. Acımıyor hiç! Acımıyor ellerim, avuçlarım. Acıtmıyor hiçbir şey.
Acımıyor tenim, dokunduğun yerler.
Acımıyor artık kalbim. Kalbim.
Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ellerimin izlerini.
Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki kaderimin sökülüşünü.
Sadece sessizce durup öylece izlemek istedim bir meleğin ellerindeki kalbimi.
Sadece öylece durup sessizce izlemeyi istedim, sadece bir meleği sevmeyi.
Hep bir şey eksik gibi ve hep bir şey yarım ve hep bir şey yok artık sanki.
Ne bir isim var duvarlarında, ne de okunabilen bir cümle.
Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ölümümü.
Öyle beyaz ve öyle, öyle maviydi ki. Öyle güzeldi ki ve öyle, öyle masum ama.
Öyle yanlış öyle, öyle yanlış ki ve öyle ve öyle çocuk.
Kalbim. Tüm maviler kirli şimdi ve tüm beyazlar utanç içinde ve sadece uyumak,
UYUMAK İSTİYORUM.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Unutmak

Hiç bir zaman aksini inkar etmediğim,
Umrumda olmadığı zamanlarda,
Peşi sıra unutkanlık geldi başıma.
O unutkanlık dedikleri çok derin;
Anahtarı unutmak gibi mesela.
İsimlerse zaten bir buhar;
Uçup gider bulduğu en zayıf noktadan...
Zaten ben;
O kadar unutkanım ki;
Unutmamak için arkama bakıyorum
Ve her seferinde,
Sen çıkıyorsun karşıma...